Merhamet Ağı ve Aile Herkesin bildiği gibi, zinciri oluşturan küçük parçaların her birine halka denir. Pekalâ zincir halkalarının en önemlisi hangisidir? Hepsi eşit midir? Veyahut da bu birkaçının arasında birincilik söz konusu mudur?
Örnekteki gibi insan hayatı da aslında bir zincirden ibarettir. Onun hayat zincirini oluşturan halkalar vardır. Bebeklik, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık, bu zincirin belli başlı halkalarıdır. Her bir halka içinde de ayrı ayrı halkalar vardır. Bana göre zinciri oluşturan halkaların en önemlileri; zincirin hakikî işlevini görmesi için dairevî bir hal alırken kenetlenen ilk ve son halkalardır. Bu halkalar onun fonksiyonunu tam tekmil eda etmesine neden olur. Bunlardan biri “insanın kendini tanıması”dır. Yaratılış gayesini bilmesi, o çizgide hayatını düzenlemesidir. “Kendini bilen, Rabbini bilir” vecizesi, bu noktada üzerinde ısrarlı durulması gereken bir özdeyiştir.
İkinci halka ise, “insanın ailesi”dir. Karı-koca ile başlayan, çocuklar ile genişleyen anne baba, dede-nine ile farklı bir mahiyet kazanan aile. Aile hayatında fertler ne kadar birbirlerinin hak ve vazifelerine karşı saygılı olurlarsa, toplum da o kadar sağlam olur. Faziletli bireyler yetiştirmek, öncelikle sağlam esaslar üzerine kurulmuş ve huzurun hakim olduğu bir yuvaya bağlıdır.
Herkesin merhametten bahsettiği, ancak merhametten kimin ne kastettiği, hangi konularda merhametli olunacağı sübjektiflik arz eder. İnsan yaşamının hemen her noktasıyla ilgili olduğu için, farklı söylemler geliştirilerek bu kavram anlaşılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla bu kavramın toplumun barış ortamı içerisinde, şiddetten uzak, sağlıkla ayakta kalabilmesi için anlaşılması, özümsenmesi ve çocuklara özümsetilmesi gerekmektedir. Nitekim dünyanın gittikçe globalleşmesi, farklı kültür ve dinlerden insanların bir arada yaşamasını zorunlu hale getirmiştir. Bununla birlikte günümüz toplumlarında baş gösteren sosyal düzensizliklerin yanı sıra gelir dağılımındaki dengesizlikler, ekonomik, siyasî, sosyal ve ahlâkî bunalımlar giderek artmakta, insanlar her geçen gün ümitsizliğe ve kargaşaya sürüklenmektedirler. Ahlâkî, sosyolojik ve kültürel çözülmeler nedeniyle gasp, hırsızlık, adam öldürme, aile içi kavgalar, boşanmalar, organize suçlar, uyuşturucu ticareti ve nihayet ortaya çıkan psikolojik ve sosyal sorunlar nedeniyle insanlar arasındaki gerilim giderek artmakta, bunun sonucunda da barış, merhamet ortamı yara almaktadır. İşte bu noktada merhamet kavramını doğru anlamanın, onu yerli yerinde kullanmanın ve ona işlerlik kazandırmanın çok gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır.
Toplumsal hayatta insanın huzur ve sükûnunun temini için gerekli bir takım ortak şartlar vardır. Bireysel ya da toplumsal, her aşamada insan yaşamının en etkili unsurları olarak karşımıza çıkan bu şartlar; yeme, içme, giyinme, barınma gibi fizyobiyolojik; adalet, sadakat, güven, sevgi, saygı, anlayış, hoşgörü ve özellikle merhamet, insanın temel değerlerini amaç edinen değerlerdir. Merhamet insan hayatında âdeta bir binanın en değerli yapıtaşlarından birisi gibidir. Psiko-sosyal boyut taşıyan tutum ve davranışlar, toplumsal huzur, anlayış ve barışın sağlanması açısından daha da farklı bir kıymet ve değere sahiptirler. Bireyi topluma bağlayan ve bireyin toplum içerisindeki statüsünü oluşturarak, toplumun genel görüntüsünü ortaya çıkaran bu değerlerinde, elbette farklı yönleri olacaktır. Bu varsayımdan hareketle, ihtiyaç olarak toplum hayatında “merhamet” olgusunun apayrı bir yeri vardır. (1) Zira merhamet olmadan toplumsal dinamikler, var olma yolunda ciddî şekilde yara alabilirler. Toplumsal dengeyi sağlamada merhamet olgusunun; toplum ve dünya barışı açısından önemli bir unsur olduğu rahatlıkla söylenebilir.
İslâmın öngördüğü merhamet tüm yaratıkları içine alacak kadar geniş kapsamlıdır. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yetimler, kimsesizler, hastalar ve yoksullar başta olmak üzere tüm insanlara merhamet göstermenin yanı sıra, diğer tüm canlılara da merhametli davranmak mü’minlerin görevidir. Yüzüne damga vurulmuş eşeği görünce, “Bu hayvanı dağlayana Allah lânet etsin” (2) buyuran Hz. Peygamber (a.s.m.), bir hadislerinde de kedisini açlıktan ölmeye mahkum eden merhametsiz bir kadının, bu davranışı nedeniyle Cehenneme atılmayı hak ettiğini (3) belirterek merhametin insanlarla sınırlı olmadığını dile getirir. Hayvanlara iyi bakılıp beslenmesi (4), zevk için dövüştürülmemesi (5,) nişan atılan hedefler yerine konulmaması (6) yolundaki emirleri de İslâm’ın bu konudaki kapsamlı bakışını yeterince ortaya koymaktadır. (7)
Abdullah İbnul Amr İbni’l-Âs (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (a.s.m.) buyurdular ki: Allah merhametli olanlara rahmetle muamele eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki; semada bulunanlar da size rahmet etsinler. Rahim (akrabalık bağı) Rahman’dan bir bağdır. Kim bunu korursa Allah onunla (rahmet bağı) kurar, kim de koparırsa, Allah da ondan (rahmet bağını) koparır.” (8)
Zincirin ilk ve son halkasının merhamet konusunda etkisine temas edecek olursak; insan, yaratılışının gereği bir toplum içinde yaşar. Yaşadığı sürece acziyeti nispetinde ihtiyaçlarla karşılaşır. İnsanın ihtiyaçlarını karşılama isteği, onu diğer insanlarla sürekli bir ilişki kurmaya yöneltir. İnsan bu münasebetler sırasında bir takım kurallara uymak mecburiyetindedir. İnsanlık tarihi göstermektedir ki, ferdin ve toplumun huzur ve ahengi için insanlar birbirleriyle olan ilişkilerinde bazı temel esaslara bağlı kalmışlardır. Bu temel esaslar din, ahlâk ve hukuk kuralları ile beraber, toplumun örf ve âdetlerinden kaynaklanır. Ancak insan toplum kurallarının neler olduğunu ilk önce aile ocağında öğrenmeye başlar. “Aile insanı sosyalleştiren, insan davranışlarını yönlendiren ilk eğitim müessesesidir. Bu sebeple insanî ilişkilerde ailenin rolü çok önemlidir. Onun içindir ki, atalarımız “İnsanı insan yapan evidir” demişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri de “Merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum” diyerek ailenin hakikatinin üzerindeki tesirini bizlere açık bir şekilde ifade etmiştir. Beşeriyet tarihinde, iman ile küfrün, hak ile bâtılın mücadelesi hiç eksik olmamış, zaman hak bâtılın, iman küfrün zulmü altında kalmış, bu zulüm sosyal hayatın rengini küfre boyadığı halde ailenin, çocuğun din eğitiminde oynadığı rolün mahiyetini pek sarsmamıştır. Bir millet maddî yönden perişan hale gelebilir, fakat kökü güçlü bir cemiyeti dünyada hiçbir kuvvet yok edemez. İşte bu kök aile ocağıdır. Bir milleti ayakta tutan ona ölmezlik damgasını vuran aile, bazı durumlarda devletten kuvvetlidir.
Aile hayatının temeli sevgiye, emniyete, sadakate ve karşılıklı anlayışa dayanır. Bu itibarla aile yuvası çocuk din eğitiminin en müsait bir muhitidir. Pürüzsüz, yalansız bir aile hayatı içinde büyüyen çocuğun istidatları iman istikametinde gelişir. (9) Dolayısıyla insan ilk manevî telkinlerini, ilk ahlâk prensiplerini ve ilk görgü kurallarını evinde öğrenmeye başlar. Evde kazanılan bu ilk alışkanlıklar kolay kolay terk edilemez. Çünkü insanın en çok tesir altında kaldığı devre çocukluk dönemidir. Çocuk iyi bir alıcı ve yüksek bir taklit gücüne sahip olduğundan uzmanlar çocuk eğitimine, çocuk dünyaya gelmeden önce karnında iken başlanmalıdır diyorlar. Bu doğrudur. Zira bir atasözümüzde “Ağaç yaş iken eğilir” denilir. Bu söz çocuk eğitimine çok erken başlanmasını veciz bir ifade ile teyit etmektedir.
İslâm dininde çocuk eğitimi temel ve ana bir konu olarak ele alınır. Anne babalar, çocuklarını güzel terbiye etmede sorumlu tutulmuşlardır. Bir hadis-i şerifte: “Hepiniz çoban ve muhafızsınız, maiyetinizde bulunanların hukukundan mesulsünüz…” (10) buyurulur. Yine “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” (11) ayeti gibi Kur’ân-ı Kerim’de bu vazifeye işaret edilen bir çok emirler mevcuttur.
Canlılar âleminde ebeveynine en fazla ihtiyaç duyan varlığın insan olduğu da bilinmektedir. Dolayısıyla ailenin; insan varlığının kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkan tabiî bir kurum olduğu söylenebilir. Nitekim insanlar arasında ikili ilişkilerin başladığı ilk mekânın aile ortamı olduğunu başta eğitimciler olmak üzere hemen herkes kabul etmektedir. Aile ortamı, bireyin ebeveyn, kardeş, dede ve nine ilişkileri doğrultusunda psiko-sosyal yaklaşımlar sergilemeye başladığı ilk mekândır.
Bu noktadan hareketle, kişiyi bireysellikten kurtarıp, ikili ilişkiler dünyasına sevk eden bir mekanizma olması hasebiyle aile ortamının, merhamet açısından ehemmiyeti kaçınılmaz bir yapıda olmalıdır. (12) Aile ortamını paylaşan insanlar arasında her ne kadar nesep yönünden bir yakınlık söz konusu olsa da; yaş, cinsiyet, psiko-sosyal açıdan farklı insanların oluşturduğu bu birimde bir takım sorunların olabilmesi pek tabiîdir.
Dolayısıyla toplumun temel taşı olma hüviyetine sahip böyle bir noktada sayıca az da olsa, farklı sîmaların bir arada bulunabilmesi konusunda Kur’ân’ın ortaya koyacağı merhamet anlayışının niteliğine bakılmasında yarar olacağı düşünülmektedir.
Burada şu hususun altını çizmekte yarar vardır. Zira ailede asıl olması gereken, sevgi ve saygıya dayalı bir birlikteliğin kurulmasıdır. Öncelikle temel ilke olarak bunların bulunması esas olmakla birlikte, merhamet de, bu hususiyetlerin canlı kalmasına katkıda bulunan bir değerdir. Bireyi topluma kazandıran ve sosyal yaşama hazırlayan aile, toplumun temel taşı, sevgi ve huzurun kaynağıdır. (13) Bu açıdan güçlü, kuvvetli, huzurlu ve mutlu bir toplumun ilk yolunun aileden geçtiği söylenebilir. Fakat, her ne kadar aileyi oluşturan üyeler anne-baba, çoluk-çocuk, kardeş, ağabey, abla gibi birbirine yakın bireylerden oluşuyor olsa da, her birinin ayrı bir fıtrat ve psikolojik yapıya sahip olduklarının unutulmaması gerekmektedir. Bu nedenle böyle birbirinden farklı insanların bulunduğu bir ortamda farklı düşünce, anlayış ve davranışların tepkilerin olması da doğal kabul edilmelidir. Böyle olmakla birlikte insan unsurunda kaynaklanan farklılık dereceleri ve sınırlarının tespit edilemeyip, doğal sınırların aşıldığı durumlarda aile içerisinde bile çok ağır problemler yaşanabilmektedir. Aile bireyleri arasındaki bu farklılıklardan kaynaklanabilen sorunların, zaman zaman düşmanlık derecesine kadar varabildiğini bugün de müşahede edebilmek mümkündür. Ailenin üyeleri soy ve nesep yönünden aynı etnik yapıya sahip olsalar da, her insanın çift yönlü (iyi veya kötüyü yapabilme donanımlı) bir varlık olduğu unutulmamalıdır. Ve her iki tarafın da zaman zaman hata yapabileceği kabul edilmelidir. Bu durumlarda aşırılıklardan kaçınılarak, farklı anlayışlara, görüşlere ve tepkilere merhamet ile yaklaşımı içeren insanî özelliklerin harekete geçirilmesi gerekmektedir. Nitekim ailenin iki temel unsuru olan kadın ile erkeğin birbirlerine karşı bir takım hak ve sorumlulukları vardır. Bunlar, beşerî ve hukukî olduğu kadar aynı zamanda dinî nitelikli, İlâhî buyruklardır.
“İslâm’da evlilik birliği kendine has sorumlulukları olan bir beraberliktir. Bu beraberlikte Allah’ın tayin ettiği ve Peygamberimizin tarif ettiği sınırlar aşılmamalıdır. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da evlilik birliğine “hududullah” denilir. Bu Allah’ın tayin ettiği sınırlar çerçevesinde evliliği sürdürmek demektir. Ailenin saadet ve huzuru, eşlerin birbirine karşı sevgi ve güven duymasına bağlıdır. Bu bağlılığı devam ettirmek yukarıda ifade ettiğimiz beşerî, hukukî ve Allah’ın tayin ettiği sınırları aşmamakla sağlanabilir. Bunları aşmak evliliği yıkmaktadır. (14) Nitekim Kur’ân, “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olup sizi ibadetten alıkoymak ve günaha sevk etmek isteyenler vardır. Onlardan sakının, fakat onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, muhakkak ki, Allah da çok bağışlayan ve çok merhamet edicidir” (15) mealindeki ayetle böyle bir aileye dikkat çekmektedir. Aile düzeninin bozulmaması, sağlıklı bir şekilde yürümesi için eşlere çok önemli görevler düştüğü bilinen bir gerçektir. (16) Toplum düzeninin aileden başlaması nedeniyle aile içi ilişkiler, karşılıklı anlayış ve merhamet çerçevesinde cereyan etmelidir. Bu nedenle, “Ey iman edenler! Kadınları, ölen kocalarının mirası gibi görüp onlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Boşamak istediğiniz kadınları da, onlara verdiğiniz mehirden birazını kurtarabilmek için sıkıntıya sokmayın. Ancak onlar apaçık bir fuhuş işlemişlerse bu müstesnadır. Onlarla haklarını gözeterek ve güzellikle geçinin. Eğer siz onlardan hoşlanmayacak olsanız bile, olur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır yaratır” (17) mealindeki ayetin son kısmında yer alan, “Onlarla haklarını gözeterek ve güzellikle geçinin. Eğer siz onlardan hoşlanmayacak olsanız bile, olur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır yaratır” bölümünün, kurulu bir aile düzeninin basit bir takım maddî eksiklikler nedeniyle yıkılmaması için gereken gücün ortaya konulmasını çağrıştırdığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda ayetten; her iki tarafın farklı psikolojik yapıda olmaları hasebiyle zaman zaman birbirinin hoşlanmadıkları şeyleri yapabileceklerinin doğal olduğu ve dolayısıyla merhametten ayrılmamaları gerektiğinin vurgulandığı şeklinde bir görüşe varmak mümkündür. Taraflar merhametle davrandıkları müddetçe hoşlanılmayan yönlerin zamanla diğer güzelliklerle tedavi etme yönüne ulaşabilecekleri söylenebilir. Zira herhangi bir insanda, istenilen her şeyi bulmak tamamen olanaksızdır. Bu nedenle merhamet noktasında kendi istek ve anlayışlarımızın ötesinde muhataptaki diğer güzellikleri fark edip, merhametle yaklaşmak gerekir. Önemli olan hoşa gitmeyen davranışa hoşa gitmeyen davranışla karşılık vermek değil; hayırla, güzellikle, merhametle yaklaşmaktır. Nitekim bu tür yaklaşımlar, Allah’ın eşler arasında bir güzellik ve hayır yaratmasına vesile olacaktır. Merhamet çevresinde keşfedilebilecek güzellikler, eşler arasındaki sevginin yeniden canlanmasına ve sevgi de onları mutluluğa götürecektir. Merhamet insanları psikolojik, bireysel veya sosyolojik açıdan etkileyen ve derinden ilgilendiren meselelerde var olmalıdır. Necip Fazıl Kısakürek’in Reis Bey isimli kitabında merhametin, acıma duygusunu önemi, nasıl ve kimlere gösterileceği Reis Bey’in diliyle şöyle anlatılır: “Acıyanlar ve acınanlar derneği kuralım. İki taraf iç içe… Zaten ikisi de bir. Acımalıyız ki, acınalım. Onun için, hakim, avukat, muharrir, profesör, tüccar, işçi, mühendis, sanatkâr, doktor bizi kucaklayanlara, buyurun diyeceğiz; buyurun, acımayı, acımaya erişmeyi cemiyete başlı başına şifa kabul edenler, kadromuzda birleşsin!..” “Acımayı nasıl gerçekleştireceğiz?” “Katilin tezgâhtar, hırsızın kasadar, dolandırıcının tahsildar olacağı işlere verileceksiniz. Bu dava uğrunda mağaza mağaza, fabrika fabrika, yazıhane yazıhane gezip dolaşalım. Saklı parayı çarpan yan kesici, bakalım açıkça eline teslim edilene ne yapar? Korunanı vuran katil, görelim bağrını açanlara ne yapar? En derin anlayış merhamettir. Giden akşamları, yumru yumru ellerin yılankavî sınırladığı kuytu mahallelerde dolaşın; aralarda, sokak ortalarında ağlayan çocuklar göreceksiniz; onlardan ağlamayı öğrenin. Hastahane önlerinde, adliye koridorlarında, hapishane kapılarında, yazıhane eşiklerinde, maden kuyularında, tarla hendeklerinde… Daha nerelerde, nerelerde? Kansızlıktan kurumuş bir insanlık kaynaşıyor. Seyredin ve ağlamayı öğrenin. Ağlayın, çocuklar!.. Mazlumun, kendinde kıyılana, zalimin de kendinde kıydığına ağlayın! Mazlumun hesabı görülür; ya zalimin kaybettiği?..” (18)
1. Aslan, Kur’ân ve Hoşgörü, s.16-17. 2. Müslim, Libas, 107. 3. Buhari, Edeb,18/27; Müslim, Fezail, 65. 4. Ebu Davud, İsti’zan, 39. 5. Ebu Davud, Cihad, 51; Tirmizi, Cihad, 30. 6. Müslim, Sayd, s. 59. 7. Şamil İslâm Ansiklopedisi, s. 29. 8. Tirmizi, Birr, 16, Ebu Davud, Edeb, 66. 9. Kemalettin Erdil, Aile Okulu, s. 7. 10. Riyazü’s Salihin, cild:1, s. 337, 2. baskı. 11. Tahrim Suresi, 6. 12. Aslan, s.251 13. Rum Suresi, 21. 14. Bekir Topaloğlu, İslam’da Kadın, s.72. 15. Teğabun Suresi, 14. 16. Eşler arasında riayet edilmesi gereken durumlar hakkında bkz. M. Zeki Duman, Adab-ı Muaşeret, s. 111-145. 17. Nisa Suresi, 19. 18. Necip Fazıl Kısakürek, Reis Bey, s. 86-87.
Hilâl Çorbacıoğlu
Bizim Aile Dergisi