DOĞDUĞUM TOPRAK GURBETİM
Mekke’de; doğup büyüdüğü, evlendiği şehirde Müslüman olmuştu Ümmü İshak Gazaviyye (r.a) İkinci kez doğmuştu. Ve şehrinde geçmekteydi günleri. Lakin zor geçerdi, yalnız geçerdi. Yabancıydı şimdi sanki bu topraklara. Baba ocağındaydı lakin uzaklardaydı sanki. Allah Rasulü (s.a.v) ve Müslümanların çoğu Medine’ye hicret etmişlerdi. Fakat Ümmü İshak (r.a) müşrik olan eşi Fasık’tan kurtulup da bir türlü yola çıkamamıştı. Her gün fırsat arar dururdu. Dua eder beklerdi. İşte bir gün bu fırsatı yakaladı ve kardeşi İshak’la Medine yollarına düştü. Mekke’den yeni çıkmışlardı ki kardeşi yol azıklarını unuttuklarını fark ederek geri dönmek istedi. Ümmü İshak (r.a) eşi Fasık’ın kardeşini yakalama ihtimalini düşünerek karşı çıktı. Fakat İshak (r.a) geri dönmeyi kafasına koymuştu bir kere. Gitti. Sen burada bekle dedi ve gitti. Gelecek miydi? Dönecek miydi? Üç gün üç gece bekledi Ümmü İshak (r.a) Kardeşini bekledi, yol arkadaşını bekledi. Mekke’den gelen birisi bir haber verinceye kadar bekledi. Sordu Mekkeli: -Burada ne yapıyorsun ey Ümmü İshak? -Kardeşimi bekliyorum. -Kardeşin gelemez. Artık senin için İshak yok. Kocan Fasık Mekke’den çıkarken onu yakalayıp öldürdü. Kalakaldı Ümmü İshak (r.a) ne ileri ne geri bir adım atabildi. Baba ocağından Medine’ye tek getirdiğiydi kardeşi Getireceğiydi Ama yoktu artık. Ve inna lillah dedi. İnna lillahi ve inna ileyhi raciun Muhakkak ki O’ndan geldik ve O’na döneceğiz Kendimize döner gibi…
MEDİNE KİME KAVUŞUR?
Yürüdü Ümmü İshak (r.a) İki kişilik yolu tek başına yürüdü İçinde kardeşini taşıyarak yürüdü O da gelsin diye tek adımda iki adım atarak yürüdü. Kardeşi geride midir ileride mi bilmeden yürüdü. Mekke’de midir, yoksa varmış mıdır çoktan Medine’ye? Bilmeden yürüdü. Ve Medine’ye gelmişti. Allah Rasulü’ne (s.a.v) koştu. O’nu eşi Hafsa’nın (r.a) evinde abdest alırken buldu. Medine’ye geldim. Hicretine katıldım geldim. “Ey Allahın Rasulü, anam babam sana feda olsun. Kocam Fasık kardeşim İshak’ı öldürdü. O yok artık.” derken ağlamaya başladı. Allah Rasulü (s.a.v) bir avuç su alıp Ümmü İshak’ın (r.a) yüzüne serpti. Ferahlamıştı Ümmü İshak (r.a), şimdi kardeşi gitmiş sanki bin İshak geri gelmişti. Artık kardeşi için de yaşayacaktı. Onun için de muhacir olmuştu ya şimdi de onun için Medineli olacaktı.
BEN ORUÇLUYUM!
Kutsi Hadiste buyruldu: “Oruç benim içindir. Mükafatını ancak ben veririm.” Yalnız senin içindir Rabbim. Aç kalırız, susuz kalırız. Senin içindir. Senin için korurken kendimizi sen korursun asıl bizi. Biz midemizi boş bırakırız sen gönlümüzü doldurur doyurursun Medine’dedir Ümmü İshak (r.a) Allah Rasulü’nün (s.a.v) gölgesinde izlerine basarak yürümektedir. Oruçlu olduğu bir günde Peygamber’i (s.a.v) ziyarete geldi. Peygamberimiz (s.a.v) de Ümmü İshak’a (r.a), kendisine hediye olarak getirilen tiritten ikram etti. Ümmü İshak (r.a) bir güzel yedi. Bu arada yanlarına Zülyedeyn (r.a) geldi. Peygamberimiz (s.a.v) ona da başka bir yemek ikram etti. Ümmü İshak’a (r.a) bu yemekten de yemesini söyledi. Ümmü İshak (r.a) elini uzattı. Ve yemekten aldı. Bu sırada aklına oruçlu olduğu geldi. Yemeği ne ağzına götürebiliyor ne de tabağa geri koyabiliyordu. Öylece kalmıştı. Peygamberimiz (s.a.v) sordu: -Hayrola Ümmü İshak, ne oldu, neyin var? -Ben oruçluydum ey Allahın Rasulü, onu hatırladım. Zülyedeyn (r.a) şöyle dedi: -Doyduktan sonra mı aklına geldi? Ümmü İshak (r.a) utanmış sıkılmıştı. Peygamberimiz (s.a.v) buyurdu: -Orucunu tamamla ey Ümmü İshak. Bu sana Allah’ın gönderdiği bir rızıktır. Ey Ümmü İshak unutman, yanılman şimdi bizlere rızık, bizlere nimettir. Bizlere ölçü, bizlere nizamdır. Unutmak acizliğimizden. Sen kudret sahibisin Rabbim. Biz açız doyuran sensin. Unuttuğumuzda bir hatırlama bekler bizi. Acizliğimizi hatırlarız. Kudretini hatırlarız da nimete ereriz.
BİR KADIN TEK BAŞINA
Hayatı mücadele musibetlere sabırla geçti Ümmü İshak’ın (r.a). Müslüman oldu müşrik bir eşle mücadele etti. Uzun süre hicrete yol bulamadı. Yol bulduğu anda kardeşini yol arkadaşını Mekke’de cansız bırakmak zorunda kaldı. Tek başına hicret etti. Hayatının dönüm noktasında tek başınaydı. Tarihin dönüm noktasında bir kadın tek başına… Ama azimli, kararlı, cesur ve vakur… Ümmü İshak (r.a) için azatlı cariyesi şöyle demiştir: “Onun başına büyük felaketler geliyor, gözünde yaşlar görülüyor ama yanaklarına akmıyordu.” … Unutursak hatırlat Rabbim. Orucumuzu, acizliğimizi, kulluğumuzu “Ben oruçluyum” demeyi. Tutsun ellerimizden ramazan, ramazanlar. Tutsun ellerimizden oruç. Biz onu tutmayı ola ki beceremezsek o bizi bırakmasın.
Elvida Ünlü
Eşinizin Kalbini Açan Bir Anahtar Mutlaka Vardır
Problemsiz bir dünya olmadığı gibi problemsiz evlilik de olmaz. Çünkü iki farklı insanın tek bir insan gibi düşünmesi, konuşması ve hareket etmesi imkânsızdır.
Fakat birbirini seven akıllı eşler, aralarındaki ufak tefek anlaşmazlıkları kolayca aşar. Bazıları ise kaderine küser, problemleri çözmeye yanaşmaz. O zaman da aralarındaki çatlak büyüdükçe büyür ve bir uçurum oluşur. Uçurumu aşıp bir araya gelemezler.
Eşinizle aranızda uçurumlar mı var ya da size mi öyle geliyor?
“Birçok yolu deniyorum; ama aradaki bu çatlağı kapatıp I uçurumu atlayarak onun dünyasına giremiyorum” mu diyorsunuz?
Hiç düşündünüz mü belki de yanlış yol deniyor, ters istikamete doğru yürüyorsunuz. Çünkü insan yüz kapılı bir saraya benzer. Yüz kapıdan birini mutlaka açabilirsiniz. Bunun için ne yapmak gerek?
Önce o sarayın kapılarını tanımaya çalışın. Hangi anahtarla açılabileceğini öğrenin. Eğer kapı çelikse yüz çeşit normal anahtar deneseniz de o kapılardan hiçbirini açamazsınız. Eşinizin de mutlaka kalbini açan bir anahtar vardır.
Yoksa siz o anahtarı bilmiyor musunuz?
Ya da o anahtarı bulmak için çaba mı sarf etmiyorsunuz? Sadece sarayın önünde durup “Açıl susam açıl” tekerlemesini mi tekrarlıyorsunuz? Şayet öyle yapıyorsanız boşuna beklersiniz. Çünkü bu tekerlemelerle kapılar; ancak masallarda açılır.
Evlilik uzmanlarının yapmış olduğu araştırmalarda yıllarca bir arada yaşayan eşlerin birbirlerini tanımadıkları tespit ediliyor. Daha doğrusu, onlara, sevgi dillerini öğrenmek bir yabancı dil öğrenmek gibi zor geliyor. Herkes kendi bildiği dili konuşup sonra da “Eşim beni anlamıyor” diye şikâyette bulunuyor.
Eşler genellikle kendi istediklerini karşı tarafa kabul ettirmeye çalışıyorlar. Eşinin beklentisini karşılamak yerine kendi isteğine göre davrananlar, matematik hocasının sorusuna şiir yazarak cevap veren öğrencinin durumuna düşüyor.
Başarı ve mutluluk istiyorsak Öğretmenin sorusuna kendi bildiğimizi değil; öğretmenin istediği cevabı verelim.
Gülay Atasoy
“Mükemmel bir kocanın nasıl olmasıyla ilgili bir kitap arıyorum. Eşime vereceğim ki, hatalarını anlayıp düzeltsin.” diyen kadına arkadaşı sordu: “Peki sen mükemmel bir kadın mısın?” Nedense genel olarak eşler, birbirlerini mutsuz eden taraflarını görüp sürekli şikâyet ettikleri halde, “Evliliğimde mutluluğu yakalamak için asıl kendim ne yapabilirim? Bana ne görevler düşüyor?” diye düşünmezler.
Psikiyatriste veya bir evlilik danışmanına gittiklerinde hep eşlerinin hatalarını sayıp dökerler. “Benim şu yanlışlarım var. Eşim de bundan rahatsız oluyordur. Ben bunları nasıl düzeltip, onu mutlu edeceğim?” diyenler maalesef yok denecek kadar az.
Eşlerin tabii ki birbirlerine karşı sorumlulukları var. Tabii ki çalışan hanımla, ev hanımı arasında zahmet ve sorumluluk farklılıkları bulunuyor. Ama meselâ kadın, bütün gün elinde kumanda televizyon seyrediyor, cep telefonuyla konuşuyor, öğleden sonra çeşitli “gün”lere filan gidiyor ve eve eşiyle birlikte geliyorsa bir gariplik yok mu sizce de. Hele geldiğinde aceleyle mutfağa koşup “Aa hayatım, bugün yemek yapamadım. Dur buzluktan bir şeyler çıkarıp kızartayım!” (Eskiden iki yumurta kırılırdı. Şimdi dondurucular çıkınca yumurtanın pabucu dama atıldı.) diyor ve: “Ben aç değilim, sen yemeğini ye, hah benim dizim de başladı!” diye TV’nin karşısına geçiyorsa iletişim sizce yeterince sağlıklı mı? Normal olarak erkek bir sabredip, iki sabrediyor. Sonunda da kendine değer veren, ilgilenen, sofralar hazırlayıp kapıda karşılayan bir kadın hayali kurmaya başlıyor. Eğer duyguları ve inançları zayıfsa böyle bir fırsatı ilk bulduğunda da maalesef bunu değerlendirme yoluna gidebiliyor. Sonra da hanımların bildik “Nasıl benim gibi birini o işe yaramaz kadına tercih etti?” feryatları başlıyor.
Şimdilerde kadınlar arasında sosyal aktivitelere katılma heyecanı var, “Efendim ben sosyal bir kadınım. Öyle evde oturamam. Evde tabii ki işlerim aksıyor. Eve geldiğimde eşim kızılca kıyameti koparıyor. ‘Ben evinin işlerini güzelce yapıp, yemeğini pişirip, çocuklarıyla ilgilenen bir kadın istiyorum. Kapı kapı gezen bir kadın istemiyorum.’ diyor.” deyip sızlanıyor.
Evet, ev kadını olmak evde sadece hizmetçilik yapmak değil. Ama erkeğin de eve geldiğinde derli toplu bir ev, hiç olmazsa sıcak bir çorba ve güler bir yüz görmek hakkı var. Bunu yapmamak, esirgemek kadın adına bencilliktir. Bir annenin çocuğuna gösterdiği ilgi, sevgi ve şefkati eşine de göstermesi gerekir. Bütün bunları göstermediği halde; “Sanki bana ne hayat yaşatıyorsun da benden karşılık bekliyorsun!” demeleri de işin cabası oluyor. Bir de sürekli eşinin dediklerine itiraz edip “Annem bana şunu şöyle yap dedi.” diyerek eşinin değil de annesinin sözleriyle aile hayatını idare eden kadınlar var. O zaman erkeğin hali eskilerin deyimiyle “duman oluyor.” Sevgililer Sevgilisi, “Kadının eşine olan hizmetinin sadaka olduğunu ve kadınların en hayırlısının kocası yüzüne baktığında onu sevindiren, kocasının hoşlanmadığı tutum ve davranışlardan kaçınan ve kocasına kendisini sevdirerek onunla hoş geçinen ve uyum içinde olan kadın olduğunu” söylüyor.
Kim ne derse desin “yuvayı yapan ve ayakta tutan dişi kuştur.” Dişi kuş yuvadan el etek çekerse mutluluk da o evden elini eteğini çeker.
Gülay Atasoy
İkisi de üniversite mezunu. Beş yıllık evli ve bir kız çocuğuna sahipler. Maddi olarak problemleri yok ama geçinemiyorlar. Bir kez boşanmayı denemişler.
Aileler araya girip vazgeçirmiş. Bir müddet sonra yine sıkıntıya düşmüşler. Şimdilerde bir çıkış yolu arıyorlar. İşin acı tarafı, anlaşamadıkları konu incir çekirdeğini doldurmuyor. Meselâ kadın, eşine telefon ediyor.
“Bu akşam yemeğe gidelim mi?” Eşi itiraz ediyor:
“Hayır, toplantım var.”
“Zaten sen, ben ne desem itiraz edersin.”
“Sen de olmadık zamanlarda dersin. Kafam zaten yorgun. Bir de seni çekemem.” Telefon kapanıyor, kriz başlıyor.
İki tarafın da sinirleri gergin. Erkek, toplantıya sıkıntılı giriyor. Aklı hep “ben eve gidince bunun hesabını sorarım”da. Kadınsa “akşam geldiğinde haddini bildiririm” pozisyonunda.
Gecenin ilerleyen saatinde kırılan kalpler ve yaralanan gönüller…
Sebep, koskocaman bir “hiç”.
Kim bilir belki de şu an çoğu kadınlar, “Bir hiç olur mu? Tüm erkekler böyle zaten. Hep toplantı veya iş. Hayatlarında kadınlara yer yok ki!” diyor olabilirler.
Erkeklerin bazıları da, “Şu kadınlar ne anlayışsız. Toplantı bu, işin şakası yok ki? Biz onlara ekmek parası kazanmak için çalışıyoruz. Onlar ne derdindeler?” diye düşünebilirler.
Oysa aynı kadın: “Hayatım çok sıkıldım, acaba bu akşam yemeği dışarıda yiyebilir miyiz? Bir ayranla tost da olabilir.” demek nezaketini gösterse. Erkek, “Özür dilerim hayatım, bugün toplantım var. Yarın olur mu?” dese ve akşam evine neşeyle dönse. Kadın da eşini tebessümle karşılasa… Ve o “şiddetli geçimsizlik” denilen şey ortadan kalksa.
Acaba ikinci sahneyi yaşamak çok mu zor? Olumsuzluğu pompalayarak mutluluk atmosferini yok etmeye çalışan şeytanı yenmek bu kadar mı güç? Neden “güzel geçinmenin” yollarını aramak varken benlik ve inat atıyla geçimsizlik vadilerine koşuluyor? Dante, ne güzel söylemiş “küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar çıkar”. Öyleyse küçük kıvılcımların mutluluk sarayımızı yakıp kül etmesine meydan vermeyelim. Beynimizi güzel düşünmeye ve güzellikleri görmeye alıştıralım.
Hayatı yaşanır kılmak formülü rehberimiz olmalı
Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır. Bunun tersi, kötülükleri gören kötülük düşünür ve hayatını mutsuzluklarla karartır.
Olumlu hareket etmeli ve eşinin menfi yönlerine kafayı takmak yerine biraz da “Bu olayda benim kusurum ne?” diye empati yapmalı.
Eşinin iyi yönlerini ve güzelliklerini görmeli. Aile içinde “ben” “sen” yerine “biz” yaşantısını kurmaya çalışmalı.
Sadece “Ben doğru düşünüyorum. Ben haklıyım. Sen yanlış düşünüyorsun” demek yerine “Ben de yanlış yapabilirim. Sen de haklı olabilirsin.” diyebilmeli.
Dış dünyanın streslerine karşı el ele, omuz omuza vererek dayanmalı.
Gurur ve enaniyetini muhabbet ateşiyle yakabilmeli.
Hayatta çok önemli vazifeler dururken basit şeylerle hayatı karartmamalı.
Kavga sebebi olan şeyleri yok ederek münakaşa ve sıkıntı çekmek yerine huzur ve saadetle yaşamalı.
Gülay Atasoy
MİNE İZGİ Eşler arasında sorunlar genelde “anlamamaktan” çıkar. Koca hanımını, hanım beyini anlamamak için sanki gayret gösterir. Halbuki birçok sorunun çözümü anlamaktan geçmektedir. Hakim, yaşlı çifte sormuş;
- Bunca yıldan sonra niçin ayrılmak istiyorsunuz? Yaşlı kadın cevaplamış;
- Hakim bey, bir ay öncesine kadar aklımda böyle bir şey yoktu. Eşim bana bir mine çiçeği getirdi. Ben de çiçekleri çok severim. Bu çiçek de çok sulanması gereken bir çiçekmiş ve eşim, düzenli aralıklarla sulanmadığında öleceğini söyledi. Ben kemik rahatsızlıkları olan bir insanım. Geceleri uykumdan kalkıp çiçeği sulamam gerektiği halde, bir gün fark ettim ki, eşim bir kez olsun benim ağrıma rağmen gece kalkıp suladığım çiçeğimi sulamadı. Bunun üzerine ben de bu kadar düşüncesiz bir insanla yaşamamam gerektiğine karar verdim.
Hakim kadına hak vermiş; ama âdettendir diye bir de adama sormuş;
- Senin söyleyecek bir şeyin var mı? Yaşlı adam cevaplamış;
- Eşimin anlattığı her şey doğru, tek bir şey dışında. Mine çiçeği çok sulandığında ölür. Karımın kemik rahatsızlığı var ve iyileşmesi için düzenli egzersiz yapması gerekir; ama eşim bunu yapmadığı için ben bu yalanı buldum. Çiçeği ölmesin diye her gece kalkmak zorunda kaldı. O, her uyandığında ben de uyanık olurdum, işini bitirip uyuduğunda, gidip çiçeğin suyunu boşaltır, peçetelerle toprağını kuruturdum. Sonra da yatağa gelip, bana hayatı güzelleştiren, canımdan çok sevdiğim eşimi doyasıya sevdiğimi düşünürdüm.
Hikâyemizden yola çıkarak, kahramanlarımızın birbirlerini neden anlamadıklarını tahlil etmeye çalışalım. Bu anlatacaklarımız kendi ailemizle aramızdaki duygu farklılığının sebeplerini de daha kolay anlamamızı sağlayacaktır.
Çoğu eş, “ayrı dünyaların insanıyız” ifadesini kullanmıştır ya da aklından geçirmiştir. Peki neden bu kanıya varırız, gerçekten ayrı dünyaların insanı mıyız? Birbirimizi anlamak bu kadar mı zor, anlaşılmazlık hangimizde? Bu minval üzere devam eden soruları ve sorunları çoğaltmak mümkün.
Bunların altında yatan sebebi irdeleyecek olursak, kadınlarla erkeklerin duygu dünyası arasındaki farklılıkların olduğunu göreceğiz. Eğer eşler olarak, bu farklı duyguların neler olduğunu bilirsek, birbirimizi daha kolay anlar ve ayrı dünyaların insanları olsak da farklılığımızın tadını çıkarabiliriz.
Kadınlar, erkeklerden daha çok, daha farklılaşmış ve daha incelmiş duygulara sahiptir. Yani kadınlar, çok zengin duygu hazinesine sahiptirler.
Kadınlar bol miktarda duyguya sahiptir; ama duygusal zekâ bakımından erkeklerden daha zeki oldukları söylenemez. Doğal olarak duygular bol olunca, onların idaresi de zorlaşmaktadır.
Erkekler, kendilerini rahatça soyutlamayı ve başkalarını ustaca kullanmayı kadınlardan daha iyi bilirler. Fakat kadınlar, çevrelerindeki olumsuz duyguların etkisinden çok çabuk etkilenirler. Akıl süzgecini kullanmadan duygu fırtınalarına kapılmaları an meselesidir.
Araştırmalar, kadınların duygusal eğitime, erkeklerden daha çok önem verdikleri ve bu eğitimle daha çok uğraştıklarını göstermektedir. Kadınlar, beyin küresinin bir yanından diğerine geçiş yapmada erkeklerden daha başarılıdır. Bu yüzden kadınlar, olayları bir bütün olarak ve esnek bir şekilde değerlendirebilirler.
Kadınlar, başkalarının duygularını tanımak ve onlara uymak konusunda erkeklerden daha fazla ustalık kazanmışlardır. Maalesef ki aynı ustalığı kendi duygularını anlamakta gösterememektedirler.
Kadınlar daha çok sorun odaklı, erkekler ise daha çok çözüm odaklı tavırlar sergilerler. Sorun odaklı kadın, karşısındakini dinlerken, kendisinin de dinlenmesini ister. Fakat çözüm odaklı erkek, dinleme yerine çözüm sunmayı ister.
Kadınlar, beyinlerinin sağ lopunu erkeklerden daha iyi kullanıyorlar. Bu yüzden de kadınlar, ayrıntıları erkeklerden çok daha iyi fark ederler.
İşte tüm bu farlılıklara rağmen, unutulmaması gereken en önemli nokta, kadın ve erkek arasındaki bu duygusal farklılıkların bir sorun değil, nimet olduğudur.
“Zevkler, karşılıklı saygı görmedikçe hiçbir evlilik mutlulukla sonuçlanamaz. İki insanın aynı şeyleri düşünmesi, aynı görüş ve isteklere sahip olmasını beklemek doğru değildir. Bu durum istenmediği gibi, imkansızdır da…” Andre Maurois, bu sözüyle eşler arasındaki saygının her şeyin üstesinden geleceğini vurgularken, “aynı olma”nın da imkansızlığını göstermektedir.
Aynısı olmak yerine, farklı olmanın tadını çıkarmak daha kolay ve akılcı değil mi? İnsanın birini değiştirmesi mi, yoksa kendini mi değiştirmesi daha zor? Ya da değiştirmeye harcanan çabanın yarısını uyum için kullanmak daha iyi değil mi? Bu soruların cevaplarını bir de bu yönde düşündüğümüzde, eşlerimizle ayrı dünyaların insanı olduğumuzu değil, birbirimizi tamamladığımızı anlayacağız. Unutmayın, her kapının mutlaka bir anahtarı vardır. Önemli olan, doğru anahtarı doğru kapı için kullanmaktır.
Evlilikte iyi geçinmek nasıl olmalıdır?
İkisi de üniversite mezunu. Beş yıllık evli ve bir kız çocuğuna sahipler. Maddi olarak problemleri yok ama geçinemiyorlar. Bir kez boşanmayı denemişler.
Aileler araya girip vazgeçirmiş. Bir müddet sonra yine sıkıntıya düşmüşler. Şimdilerde bir çıkış yolu arıyorlar. İşin acı tarafı, anlaşamadıkları konu incir çekirdeğini doldurmuyor. Meselâ kadın, eşine telefon ediyor.
“Bu akşam yemeğe gidelim mi?” Eşi itiraz ediyor:
“Hayır, toplantım var.”
“Zaten sen, ben ne desem itiraz edersin.”
“Sen de olmadık zamanlarda dersin. Kafam zaten yorgun. Bir de seni çekemem.” Telefon kapanıyor, kriz başlıyor.
İki tarafın da sinirleri gergin. Erkek, toplantıya sıkıntılı giriyor. Aklı hep “ben eve gidince bunun hesabını sorarım”da. Kadınsa “akşam geldiğinde haddini bildiririm” pozisyonunda.
Gecenin ilerleyen saatinde kırılan kalpler ve yaralanan gönüller…
Sebep, koskocaman bir “hiç”.
Kim bilir belki de şu an çoğu kadınlar, “Bir hiç olur mu? Tüm erkekler böyle zaten. Hep toplantı veya iş. Hayatlarında kadınlara yer yok ki!” diyor olabilirler.
Erkeklerin bazıları da, “Şu kadınlar ne anlayışsız. Toplantı bu, işin şakası yok ki? Biz onlara ekmek parası kazanmak için çalışıyoruz. Onlar ne derdindeler?” diye düşünebilirler.
Oysa aynı kadın: “Hayatım çok sıkıldım, acaba bu akşam yemeği dışarıda yiyebilir miyiz? Bir ayranla tost da olabilir.” demek nezaketini gösterse. Erkek, “Özür dilerim hayatım, bugün toplantım var. Yarın olur mu?” dese ve akşam evine neşeyle dönse. Kadın da eşini tebessümle karşılasa… Ve o “şiddetli geçimsizlik” denilen şey ortadan kalksa.
Acaba ikinci sahneyi yaşamak çok mu zor? Olumsuzluğu pompalayarak mutluluk atmosferini yok etmeye çalışan şeytanı yenmek bu kadar mı güç? Neden “güzel geçinmenin” yollarını aramak varken benlik ve inat atıyla geçimsizlik vadilerine koşuluyor? Dante, ne güzel söylemiş “küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar çıkar”. Öyleyse küçük kıvılcımların mutluluk sarayımızı yakıp kül etmesine meydan vermeyelim. Beynimizi güzel düşünmeye ve güzellikleri görmeye alıştıralım.
Hayatı yaşanır kılmak formülü rehberimiz olmalı
Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır. Bunun tersi, kötülükleri gören kötülük düşünür ve hayatını mutsuzluklarla karartır.
Olumlu hareket etmeli ve eşinin menfi yönlerine kafayı takmak yerine biraz da “Bu olayda benim kusurum ne?” diye empati yapmalı.
Eşinin iyi yönlerini ve güzelliklerini görmeli. Aile içinde “ben” “sen” yerine “biz” yaşantısını kurmaya çalışmalı.
Sadece “Ben doğru düşünüyorum. Ben haklıyım. Sen yanlış düşünüyorsun” demek yerine “Ben de yanlış yapabilirim. Sen de haklı olabilirsin.” diyebilmeli.
Dış dünyanın streslerine karşı el ele, omuz omuza vererek dayanmalı.
Gurur ve enaniyetini muhabbet ateşiyle yakabilmeli.
Hayatta çok önemli vazifeler dururken basit şeylerle hayatı karartmamalı.
Kavga sebebi olan şeyleri yok ederek münakaşa ve sıkıntı çekmek yerine huzur ve saadetle yaşamalı.
Gülay Atasoy
Hangi odaya ne renk perde alalım?
Evlerimizin belki de en önemli detaylarından biri de perde ve tüllerdir. Danteller, tualler, taftalar, kadifeler, ipekler, ketenler, camlarımızı güzel göstermekten öte mahremiyetimizi korumamızı sağlar.
Temiz ve güzel döşenmiş ev kişinin mutluluğunu ve evde zaman geçirme isteğini artırır. Yaptıracağımız tül ve perdeler odamızdaki diğer dekorasyon ile doğru orantılı olmalıdır. Spor mobilya ile gidebilecek modeller daha sade kesimli olmalıdır. Ya da desenli halı ve koltuklar ile uyumlu perdeler ve tüller düz renk ve abartısız olmalıdır. Aksi halde ne mobilya, ne halı ne de perdelerimiz kalitesini gösterir. Ortam boğucu, karışık ve kalitesiz görünür. Klasik döşenmiş mekanın perdeleri spor kesimli kumaş ve modellerden seçilmemelidir. Desen ağırlıklı döşenmiş odada düz renk kumaşlardan yapılmış duvar rengine uygun tonlarda perde seçmeliyiz.
Doğal kumaşlardan yapılmış perde ve tüller her odada rahatlıkla kullanabileceğimiz dokumalardır. Bunlar ipek, ipek vual, pamuk, keten kumaşlardır. Işığa ve toza karşı duyarlıdır, çabuk yıpranır ve erir, fiyatları sentetik kumaşlara göre oldukça yüksektir, makinede yıkama asla yapılamaz, kuru temizlemeye verilmesi doğru olur; ama elde deterjansız yıkanabilir. Buna rağmen her türlü modelde güzel ve doğru etki verir, doğal malzemeden dokunduğu için hava akımlarını doğrudan alır, daha şık ve gösterişli durur, nefes alan kumaşlardır. Fiyatları 35 milyondan başlayıp 150-200 milyona kadar çıkabiliyor. Fiyatları uygun ve kullanımı kolay perde yaptırmak özellikle çalışan hanımlar için önem taşır. İşlenmiş elyaf, viskon, polyester dokumalar hem uygun fiyatta hem de makinelerde yıkanabilen kumaşlardır. Sentetik olduğu için odayı iyi havalandırmazlar, rutubetli odalarda sentetik oranı düşük kumaşları tercih etmeliyiz. Bu tarz dokumalarda model çok önemlidir; pilesi az, düz modeller doğru seçimdir. Sentetik dokumaları 30 dereceden yüksek ısıda ve sık yıkamamalıyız. Fiyatları 8 milyondan başlayıp 70 milyona kadar olabiliyor. Mekanımızdaki pencerenin genel durumu perdelik modelimizi seçmemizde büyük önem taşır; küçük camlarda sade modeller ve kumaşlar tercih edilmelidir. Karanlık odalarda şeffaf açık renk tül ve perdeler seçilmelidir. Büyük pencereli odalarda yere kadar uzanan, uçuşan, iki üç çeşit perde kullanılabilir.
Salonlar için son senelerin trendi mekanizmalı (stor) perdeler doğru bir seçimdir. Değişik kalitedeki mekanizmaların bazıları çabuk bozulabilir, garantili olanları tercih etmeliyiz. Fiyatları 25 milyon ila 70 milyon arasında değişiklik gösteriyor. Bu tür modellerde 4 metrelik camda 4,20 metre kumaş kullanılırken, pileli klasik model perdelerde 1�e 2,5 metreden 10 metre kumaş kullanılır. Dolayısı ile mekanizma fiyatı ile kumaş fiyatı birbirine denk gelir.
BÜYÜK PENCERELER
Büyük pencerelerde yerlere kadar uzanan düz renk tüller, pano ve balon kadife, tafta, sonil kumaştan yapılmış perdeler mekanı daha ayrıcalıklı gösterecektir. Perdelik kumaştan yaptırılabilecek duvar panosu ve küçük süs yastıkları mekandaki dekorasyonu tamamlayacaktır.
Bordo, yeşil, altın sarısı ve tonları, kahverengi, kırmızı, bej tonları salonlar için doğru seçimdir. Kendinden desenli dokumalar klasik bir havayı yansıtırken; sadece tül kullanılmış camlar modern spor ve ferah bir salon etkisini verir.
ÇOCUK ODALARI
Çocuk odalarında perdeler abartıdan uzak olmalıdır. Aydınlık, ferah ama sevimli mekanlar yakalayabilmek için ince dokunuşlu kumaşları tercih etmeliyiz, yarım perde ve tüller ideal seçimlerdir.
Tüller erkek çocukları için çizgi film kahramanlarının olduğu, kızlar için çiçekli desenler tercih edilmelidir. Pile payları 1�e 2 olmalıdır fazla olursa sadeliğini kaybedebilir. Desenli kumaştan yapılacak olan duvar panoları ortamı daha da sevimli gösterecektir. Az metrajlı kumaş kullanılacağı için parça tüllerden alınıp daha da ucuza mal edilebilir.
MUTFAKLAR
Mutfaklar evin en çok hava ve ışık alması gereken yerleridir. Çünkü gün boyu yemek ve ısı dolayısı ile havasız kalıp diğer odalara pis koku yayılmasına neden olur. Mutfaklarda kolay yıkanabilen sentetik dokumalar veya piyasada ahşap, alüminyum mikro jaluzi olarak satılan katlamalı perdelikler tercih etmeliyiz. Kumaş tercih edilecekse kısa düz, açık renk modeller tercih edilmelidir. Jaluzi hem yıkama hem de kullanış açısından daha doğru tercihtir. M2 fiyatı ahşap jaluziler için 70 ila 110 milyon arasında, alüminyum mikro jaluziler için 20 ilâ 25 milyon arasında değişmektedir. Mutfakları modern ve havadar gösteren jaluziler 2-3 dk. banyoda musluğun altında yıkanabilme özelliğine sahiptir.
YATAK ODALARI
Fantezi ve renkli olabilir. Yere kadar uzanan ipek vual veya sentetik ipek, desenli dokuma tüller ideal seçim olacaktır. Kadife, ipek santuk, tafta, saten kumaşlardan yapılmış perdeler yatak odalarındaki gizemi daha da ortaya çıkaracaktır. Perdelik kumaşlardan yapılacak yatak örtüleri odayı daha şık hale getirecektir.
* Tüllerimizi mutlaka colormatik deterjanlar ile yıkamalıyız.
** Kendinden desenli tek renk kumaşlar bu sene çok moda.
* Yıkama yapılan tüllerimizi sıkma ayarında makinede bırakmamalıyız.
** Perdelerde pile payı az verilmeli.
* Pencerelerde mutlaka açık renk güneşlik kullanmalıyız. (Akşamları perde yerine güneşlikleri örtmeliyiz.)
** Perde ve tül ölçüsü alırken, kornişin iki buçuk katı metraj kumaş alınır. (3 metre bir pencereye alınacak tül miktarı 7,5 metredir.)
* İthal üretim dokumalar ile yerli üretim dokumalar arasında kalite olarak fark yok; ama fiyatları çok çok farklı.
İdeal eş arayanlar kendilerinin ne kadar ideal olduğuna baksın. İşte birkaç ölçü; eşini, sıkıntısını taşıyan hamal değil, hayatı paylaştığı arkadaş bilir. Ham, ekşi ve acı değil, olgun meyve gibidir. Güzel sözde cömert, kötü sözde cimridir. Bilir ki, tenkit sevgiyi terk ettirir. Eşinin tepesinde dolaşan kartal değil, omzuna konan muhabbet kuşudur. Her genç erkek ve kız, evlenmeden önce ideal biriyle evlenmeyi hayal eder. İdealler, hayaller, beklentiler ve kesinlikle vazgeçilmez olan tutumlar karşısında evliliğin kapısını açmak da zor olur. Hele yaş 30′u geçmişse ve beklentilerden hiç taviz verilmiyorsa, hayata sabit bir açıdan bakılıyorsa ideal eşi bulmak da zor olur. Gençler ideal eşi bulur mu, bulmaz mı bilemeyiz. Ama ideal eşin nasıl olması gerektiği 21 maddede şöyle özetlenebilir;
1. Her şeyden evvel ideal eş, iyi bir dost ve arkadaştır. Saatlerce eşiyle sohbet edip hoş vakit geçirir. Eşinin merak duyduğu konulara ilgi duyar. Eşini, sıkıntısını taşıyan hamal değil, hayatı paylaştığı arkadaş bilir.
Şımarık çocuk gibi her şeyden küsüp surat asmaz. Ham, ekşi ve acı değil, olgun meyve gibidir.
2. Hassas, nazik, kibar ve ferasetlidir. Eşinin rahatsız olduğu konuyu mayınlı alan ilan ederek oradan uzaklaşır.
Bedbin değildir. Olayları pozitif gözle değerlendirir. Güler yüzü ve sözüyle eşine yaşama sevinci ve gücü verir.
3. Sevgisini, ilgisini ve birkaç kelimelik güzel sözünü milyon dolarlara satmaz. Güzel sözde cömert, kötü sözde cimridir.
4. Eşini olduğu gibi kabul edip değiştirmeye çalışmaz. Onu başkalarıyla kıyaslamaz. Özgüvenini sarsıcı sözlerden, akrepten kaçar gibi kaçar.
Eşinin hatalarına gece gibi olup başkalarına ifşa etmez. Kavga silahı kuşanmak yerine sabır zırhına bürünür.
5. Her işine, söz ve davranışına karışmak ve şahsiyetini tenkitle yıkmak yerine onore eder. Bilir ki, tenkit sevgiyi terk ettirir.
Yapacağı işlerde eşinin fikrini alır. “Böyle bir şey düşünüyorum, sen ne dersin?” diye sorar.
6. Yumuşak, iyi huylu, hoşgörülü, anlayışlı ve iyimserdir. Eşinin kendini mutlu etmesini beklemeden mutlu olur. Bütün hayatını beklentiyle bitirmez. Eşini mutluluk ağacı olarak görerek sürekli mutluluk meyveleri saçmasını beklemez.
Eşinin mizacına göre davranır. O ağlarken gülmez. Gülerken ağlamaz.
7. Eşinin akrabalarına karşı saygılı ve hürmetlidir.
Eşinin yaptığı iyiliklere burun bükmek yerine teşekkür eder. Münekkit değil, müteşekkirdir.
Zenginliğini, güzelliğini, zekasını, asaletini vb. şeylerini gurur vesilesi ederek eşinin tepesinde dolaşan kartal değil, omzuna konan muhabbet kuşudur.
8. Geçimlidir. Her şeyden çabuk bıkıp usanmaz. Kavgacı, sinirli ve öfkeli değildir. Mutluluğunu kadife gibi okşar, elmas kolye gibi saklar, hassas bir bebek gibi üzerine titrer. Eften püften şeylerle onu incitmez.
Evliliğin fedakârlık gerektirdiğini düşünüp bazı şeylerden feragat eder. Eşini mutlu etmek kendisine mutluluk verir. Evini mutluluk yuvasına çevirmenin yollarını arar. Batağa dönmesine izin vermez.
Yerinde konuşup, yerinde susmasını bilir. Eşinin ilgisini çekmek için çenesini değil aklını kullanır.
9. Eşinin zevkine saygılı olur. Kendi sevmediği şeye “Allah aşkına ne kadar zevksiz birisin, şunun neyinden hoşlanıyorsun?” demek yerine “zevkler ve renkler tartışılmaz” sloganını kullanır.
Eşine karşı her zaman dürüsttür. Yalan söylemez, eşinin güvenini sarsmaz. Verdiği sözü mutlaka tutar. Boş sözler ve vaatlerle eşini aldatmaz.
10. Eşinin her dakika harikalar icat edeceğini düşünmeyip, onun da bir insan olarak kusur ve hatalarının olabileceğini kabul eder.
Eşinin ebedi hayat arkadaşı olduğunu düşünerek ebedi arkadaşını kaybetmemek için gayret sarf eder.
Gülay Atasoy
Dışarıda tepemiz atar… Gelip evde hanımı haşlarız…
Öğretmen moralimizi bozar… Gelip eve kardeşimizi paylarız… İşyerimizde moralimiz bozulur… Gelip evdeki çocuklara bağırırız… Arkadaşlarımızla işler yolunda gitmez… Gelip evde annemize çatarız… Gücümüz yetmeyip birileri tarafından tartaklanırız… Gelip evde ablamıza kızarız… Ofiste elemanlarımıza kızarız… Gelip evde babamıza surat asarız…
Dışarıda bir şey olur… Ama olan hep evdekilere olur…!
… Oysa en yakınımızdaki, en yanımızdaki, en içimizdeki, hep en iyi anlamaz mı bizi? Neden dışarıdaki insanlara karşı nazik ve kibar oluyoruz da, ailemizdeki insanlara aynı kibarlığı gösteremiyoruz? Bu konu hep ilgimi çekmiştir. Psikolojideki tipik örnek… patron elemanını azarlar… eleman eve gelir, eşini azarlar… eş bozulur, çocuğu azarlar… çocuk üzülür, kardeşini döver… kardeş kötü hisseder sokağa çıkar, kediyi tekmeler… Neden…?? … Hadi hep birlikte bir hayal oyunu oynayalım… İnsanlarda belirli bir miktar anlayış enerjisi olduğunu hayal edelim. Her sabah uyandığımızda bize verilmiş olan belirli bir miktar anlayış enerjimizi, akşama kadar kullanma şansımız olsun. Eğer bizler, her sabah bize verilen enerjinin, anlayışın, sempatinin tümünü, evimizin dışında tüketirsek, ev halkına ne kalacak?? Sıfır… yazıyla sıfır ya da rakamla 0… ama kocaman bir sıfır… Aslına bakarsanız sevgiyi, saygıyı, anlayışı en fazla bize en yakın olan insanlar hak eder. Çünkü onlar bizim birer parçamızdır. Çünkü onlar hayatımızın anlamıdır. Çünkü onlar yaşamımızın destekleyicileridir. Onların olmadığı bir hayat, aile bireylerimizin olmadığı bir yaşam hepimizi zorlar. En kötü anlarımızda onlar yanımızdadır. En mutlu anlarımız, belki de çocuklarımızın dünyaya geldiği anlardır. Yaşam değişir… insanlar değişir… biz değişiriz… ama onların bizim birer parçamız olduğu gerçeği değişmez… … Hani şu biraz önce başlatmış olduğumuz anlayış enerjisi vardı ya… İşte o enerjiyi en fazla aile bireylerimizin hak ettiğini düşünüyorum. Öyle düşünüyorum… çünkü insan en çok, en yakınındaki kişiye karşı kibar olmalıdır. Kırk yılda bir gördüğümüz insanlara gösterdiğimiz nezaket ve anlayışın, kırkta birini ev halkımıza göstersek, sanırım aile içi geçimsizlik diye bir şey kalmaz. Çünkü bireysel destek çalışmalarımdan biliyorum; iş hayatında son derece kibar, konuşkan, anlayışlı olan bir beyefendi; evinde eşine, annesine-babasına, çocuklarına karşı son derece kaba davranabiliyor. Niye böyle davrandığını sorsanız cevap çok net: “Akşama kadar kaç kişiyle uğraşıyorum, herkese laf anlatıyorum… Hal mi kalıyor bende…” …anlatmayın… anlatmayın… akşama kadar kırk kişiye laf anlatmayın… eve gelip çocuklarınızı bu şekilde hırpalayacaksanız; yemeğinizi pişiren, çocuklarınızı büyüten, sizi tertemiz giydiren eşinize hakaretler savuracaksanız; yanınızda yaşlanan anne/babanıza çok ağır gelecek tavırlar sergileyecekseniz… anlatmayın… birine verilen bir şey, diğerinden esirgenecekse… yani birilerine karşı kibar davranmak, diğerlerine karşı kaba davranmanızı gerektirecekse… o zaman lütfen dışarıdakilere anlatmayın… onlardan esirgediğinizi ailenizle paylaşın…?? evladınıza göstermediğiniz sevgiyi, eşinize vermediğiniz merhameti, dışarıda başkalarına da vermeyin zaten…! demek geliyor içimden… SÖYLEYEMİYORUM … Çözüm ne…? Hadi yine hayali bir oyun oynayalım… Herkes evine geldiğinde sanki yukarda gizli bir kamera varmış ve kendilerini çekiyormuş gibi düşünse…? Eski yazılarımı okuyanlar hatırlayacaktır… biz her şeyi elalem için yapıyorduk ya… dışarıdakiler bizim hakkımızda olumsuz şeyler düşünmesinler diye dikkatli davranıyoruz ya… İşte o kamerayla davranışlarımızın kaydedildiğini ve gece uyumadan önce bize izletildiğini hayal etsek…? uyumadan önce, gün boyu kendimizi ve yaptıklarımızı izlesek…? beğenmediğimiz davranışlarımızı ertesi güne taşımasak…? … Suya atılan taş misali… önce bize en yakın olan kişilerden başlasak anlayışlı ve nazik davranmaya. Ne olur hiç kimse, “Amannn canım… onlar benim ailem… onlar anlamayacak da beni kim anlayacak…?” diye düşünmesin. Çünkü insanlar değerli olduklarını hissettiklerinde mutlu olurlar. Değerli hissetmeleri için, onlara değerli olduklarını hissettiren tavır ve davranışlarla yaklaşmalıyız. … Kızıp bağırarak, azarlayarak, konuşmayarak, ters davranarak, “Sen benim için çok değerlisin” mesajını verebiliyorsak, devam edelim zaten ailedeki incitici davranışlarımıza…
Sevgiyle Kalın…
Mehtap Kayaoğlu
“Dünyanın en iyi kocası her halde hiç hanımını üzmüyordur” düşüncesi doğru olmadığı gibi “İyi bir hanım asla kocasıyla tartışmıyordur” anlayışı da yanlıştır. Mühim olan aradaki saygı, sevgi ve edebi terk etmeden tartışabilme becerisini edinmektir.
Tüm tedbirleri aldınız fakat yine de kendinizi hummalı bir tartışmanın ve çatışmanın içinde buldunuz. Böyle bir durumda nasıl davranılırsa sevgi bağları zarar görmez; hatta tam tersine daha güçlü bir sevgi ve saygıyla evlilik devam ettirilir? Mutlu bir evliliğin sırrı hiç tartışmamak değildir. Tartışma kontrolden çıktığında doğru davranmayı bilen ve tartışma anlarını dahi evliliğin güçlenmesi için kullanabilen eşler evliliklerinde hak ettikleri mutluluğu yakalarlar.
Eşinizle tartıştığınız konudan çok birbirinizin kişilik özelliklerini hedef alarak konuşmaya başladığınızda veya eşinizi susturmak, üzmek, çaresiz bırakmak gibi niyetler taşıdığınızı hissettiğinizde kavga geliyor demektir. Tam bu safhada doğru tartışma tekniklerini kullanmak sizi diğer eşlerden daha üstün kılar. Zira hem kavganın vereceği tahribattan korunmuş olursunuz hem de eşinizle iletişiminiz daha renkli bir atmosfere bürünür.
Kavgalar da evliliğinizi güzelleştirebilir
Kavga anları öfkenin en yoğun hissedildiği anlardır. Şeytan insanoğlunun üzerine öfke zehrini saçtığı anda akıl baştan gider. Böyle anlarda öfkesi tepesine sıçramış eşle sorun çözmek mümkün değildir. Öncelikle onun öfkesinin geçmesini beklemek, akıllıca konuşabileceğini gördükten sonra sıkıntıları paylaşmak ve edebine göre tartışmak daha yerinde olur.
Neşeli ve espirili olmaya kavga vakitlerinde her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır. Her ne kadar kavganın ağır havası altında kalınsa da hiç alakası olmadan yapılmış bir mizah, eşlere tebessüm ettirir ve münakaşanın derinlerine dalmaktan kurtarır. Bununla birlikte dikkatli olmalı, şakayla takılıyorum derken yanlış anlaşılabilir ve incitici, alaylı sözlerden sakınmalıdır. Espirinizin içerisinde eşinize iltifat da bulunursa buzların çözülmesi an meselesi olabilir. Tartışmada gözleri fal taşı gibi açılmış olan eşe söylenen “Gözlerinin bu kadar güzel olduğunu şimdiye kadar nasıl da fark etmemişim?” gibi iltifatlı espiriler hem birlikte gülmeyi sağlar hem de kavganın kişilik çatışmasına dönüşmesine engel olur.
Tartışmanın verdiği negatif gerilim dolayısıyla eşler birbirinden uzaklaşma eğilimi gösterebilir. Buna rağmen evi terk etmek doğru bir davranış olmaz. Eğer tartışma ileri boyutlara ulaşmadıysa eşlerin bu mesafeyi küçültmesi, birbirlerine yaklaşması kara bulutları dağıtır. Ciddi kızgınlık ve öfke safhasına ulaşıldığında ise sakinleşinceye kadar aynı evin içerisinde mekan değişimi yapmak daha yerinde olur.
Güzel günlerde olduğu gibi sıkıntılı anlarda da eşinizle aynı safta yer aldığınızı, “biz” olduğunuzu hissettirin. Eşinizin olumlu yanlarını hatırlamak ona karşı, anlık hissettiğiniz kızgınlığı hafifletebilir. Kavga ve tartışma iki kişi arasında yaşandığından, birbirine karşı gelen iki taraf söz konusudur. Tüm karşıt fikirlerinize rağmen eşinizi karşı taraf olarak görmeyin. Evlendikten sonra iki can bir araya gelir ve tek olur. Kainat tekliğin ahengi ile güzelleştirilmiştir. Yuvasında tekliği yakalayamayanlar, ayrı ayrı bireyler olarak kalmayı yeğleyenler gerçekten ayrı konuma gelebilirler. Normal tartışmalarda olduğu gibi eşini karşı taraf olarak farz edip yıkıcı saldırılara geçenler pişmanlık duygusundan kurtulamazlar. Üzerinde bulunduğu dalı kesen kimse ne kadar akılsız duruma düşmüşse, sırtını dayadığı eşini üzmekten çekinmeyen kimse de aynı davranışı göstermiş gibidir.
Çözüm üretmek için konuşun
Tartışmada her iki tarafın küçük de olsa hatası vardır. Hatalı yanlarınızı görüp özür dilediğinizde ve “Sen haklısın” diyebildiğinizde eşiniz kavgada ısrar edecek neden bulamayacaktır. Haklı olduğunuzu kanıtlamak, hakkınızı aramak için değil konuyu aydınlatmak ve çözüm üretmek için konuşun. Sevginize zarar gelecekse haklı olduğunuzu ispatlamış olsanız dahi bunun bir anlamı kalmayabilir.
Nezaketi elden bırakmayın. “Önünde sonunda barışırız” diye düşünerek kırıcı sözlerden imtina etmemek ve ölçüsüz davranışlarda aşırıya gitmek evliliği sıkıntıya sokabilir. Çevrenize karşı göstermeye çalıştığınız incelik ve nezaketi en çok eşinizin hak ettiğini unutmayın. Münakaşanız “ağız kavgası”na dönüştüğünde kontrolü kaybetmemeye özen gösterin.
Kavga aşısı yaptırmayı ihmal etmeyin
Kavga anları için önceden tedbir almayı ve kavga aşısı yaptırmayı ihmal etmeyin. Kavgaların aşısı, günde en az dört veya beş kez, eşe güzel söz söylemektir. Böylelikle kavga hastalığına karşı önceden korunmuş olursunuz. Güzel sözler onun görünümü ile ilgili iltifatlar olabileceği gibi, yaptığı iyi şeyleri takdir etmek şeklinde de dile getirilebilir. Hemen her gün eşinden tatlı söz işiten kimse kavga esnasında eşine daha hoşgörülü ve toleranslı yaklaşacaktır.
Tartışmalar sorunlarınızın çözümü için bir fırsat anı olsa da bazen aynı fikirde buluşamayabilirsiniz. Böyle durumlarda problemi ısrarla çözmeye çalışmak tam tersi sonuç verebilir. Gerektiğinde konuyu kapatabilmek veya değiştirebilmek daha doğru olacaktır.
Genel prensip olarak, eşinizin eksik ve yanlış yanlarından çok olumlu ve güzel taraflarını kendisine hissettirin. Yapmasını istemediğiniz bir davranışı paylaşırken de olumlu kelimeler seçmeye özen gösterin.
Affetmek yiğitliğin şanındandır. Kavgaların kısa sürmesinin en önemli şartı eşlerin hoşgörülü ve affedici olmasıdır. Kavgaların veya küslüklerin uzun sürdüğü evliliklerde sevgi ve saygı bağları ciddi şekilde yara alabilir.
Tartışmaları akıllıca bertaraf edebilmek için
1- Sorun çözme becerisi 2- Adil yaklaşım 3- Önce evliliği ve yuvayı düşünmek 4- Affetmeye hazır olmak, küslüğü uzatmamak 5- Dinleme becerisi 6- Efendimiz’in (s.a.v) sünnetini ve ehil kişilerce yazılmış tavsiyeleri bilmek gereklidir.
Evliliğe dair ne biliyoruz ?
Bir gün Efendimiz (s.a.v) ile Aişe (r.anha) annemiz arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkmıştı. Çözüme ulaşamadıklarından aralarında hakem tayin etmeye karar vermişlerdi. Bu hakem Efendimiz’e (s.a.v) hayatının her anında itaat etmiş, O’nun her söylediğini doğru kabul etmiş ve bu nedenle “Sıddık” lakabını almış olan Ebu Bekir (r.a) idi. Hz. Ebu Bekir (r.a) yanlarına gelince Peygamber Efendimiz (s.a.v) Aişe (r.anha) annemize, “Sen mi önce konuşmak istersin, yoksa ben mi önce konuşayım?” dedi. Sözü Efendimiz’e (s.a.v) bırakan Hz. Aişe (r.anha) validemiz, o anki kızgınlığın etkisiyle, “Önce sen konuş ama sadece doğruları söyle!” dedi. Kızının bu sözü karşısında çok sinirlenen Hz. Ebu Bekir (r.a) Hz. Aişe’ye bir tokat attı. Hz. Aişe validemiz hemen Rasulullah’ın (s.a.v) arkasına sığındı. Hz. Ebu Bekir kızına, “Allah Rasulü doğrudan başka bir şey söyler mi?” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), “Ey Ebu Bekir! Biz seni bunun için çağırmamıştık!” buyurarak saadetli zevcesini korumasına aldı. Allah Rasulü (s.a.v) kızgınlık anlarında söylenen bu sözleri anlayışla karşılamıştı. Hanımına kızmak şöyle dursun onu kendi babasına karşı dahi korumuştu.
Allah Rasulü’nün (s.a.v) hayatıyla ilgili bu kısa anekdot dahi gösteriyor ki kadınların tartışmayacağı erkek yoktur. Annemiz dünyanın en şefkatli, en munis, en anlayışlı erkeğine dahi kırılmış, onunla anlaşmazlık yaşamıştı. Öyleyse “Başkalarının kocası şöyle iyi davranıyor, şu kadar anlayışlı” diye düşünmek hayalden ibarettir. Dışarıdan nasıl görünürse görünsün bir hanım için her erkeğin çekilmez, anlaşılmaz yanları olabilir. Fıtrat farklılığı ve diğer nedenler bunun en belirgin nedenidir. Öte yandan “İyi hanım, eşiyle hiç tartışmayan, her şeyde sessiz kalan, hiç kızmayan hanımdır” anlayışı da doğru sayılamaz. Kadın ve erkek arasındaki fıtrat farklılıkları ilahi rahmettir. Evlilikte mutluluk için ortak zevklerin önemi büyük olsa da yaradılıştan gelen zıtlıklar evliliğe renk katar.
Rasulullah’ın (s.a.v) yaşamına dair çıkardığımız diğer bir ders ise; onların anlaşmazlığı uzatmadan çözmeye çalışmalarıdır. Böylesi maneviyat büyükleri dahi kendi nefislerine güvenmeyip tartışmayı ilerletmiyorlar. Gerektiğinde Sıddık doğruluğunda birinden destek alıyorlar. Demek bizler her şeyi biliyormuşuz ki, son raddesine kadar kavga ederek anlaşmazlığı çözmeye çalışıyor, “hakkımızı” almadan eşimizin yakasından düşmüyoruz. Ya da tam tersine evlilik bilgisinden hiçbir şey bilmiyoruz ki kendi hayat arkadaşımızı küçük açmazlar sebebiyle yıpratıyor hatta hasta edebiliyoruz.
Tartışmalarımızda neyin savaşını veriyoruz ?
Uzman Psikolog Çiğdem Demirsoy’a göre amacından sapmış, yıkıcı tartışmalara girmemek için şunlara dikkat edilmeli:
• Beden dili ve ses tonu çok önemli, yapılan konuşmanın içeriğinden çok onun nasıl bir ses tonuyla, yüz ifadesiyle söylendiğine bakmak gerekir. • İletişimde sözümüzün ya da davranışımızın karşımızdakini nasıl etkilediğini hesaba katmak zorundayız. • Konuşmanın içeriği nasıl bir ortamda yapılıyor, uygun bir zaman ve mekan mı buna dikkat edilmeli. Karşımızdaki bizi dinlemeye ve anlamaya hazır mı, nasıl bir duygu durumu içerisinde, buna dikkat etmek gerekli. Sorun yaşanıyorken konuşulmamalı. Genelde bunun tersi bir yaklaşım oluyor. Konuşma kavgaya dönüştüğü halde sanki uzlaşmaya varmak mümkünmüş gibi taraflar problemi konuşmaya devam ediyor. • Kişi eşiyle iletişimde veya tartışmalarda tümüyle eşitlik peşinde koşuyorsa, ya da hep üstün olmayı istiyor ve ilişkiyi o noktada kilitliyorsa ilişki sorun haline gelecektir. İletişimi değiştirmek istiyorsak bu çemberi görüp kırmak gerekir.
Neslihan Beyhan
You can subscribe to Meryemce.Biz - Ev Hanımının Günlük Alıştırmaları by e-mail address to receive news and upates directly in your inbox. Simply enter your e-mail below and click Sign Up!
| Pts | Sal | Çar | Per | Cum | Cts | Paz |
|---|---|---|---|---|---|---|
| « Ağu | ||||||
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | ||
| 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 | 12 |
| 13 | 14 | 15 | 16 | 17 | 18 | 19 |
| 20 | 21 | 22 | 23 | 24 | 25 | 26 |
| 27 | 28 | 29 | 30 | |||