Ağustos 15th, 2009

Acı söz yedirmeyin de ne yedirirseniz yedirin!

Posted on 15 Ağu 2009 at 5:43pm

Bir insana anlık bir öfkeyle şamar atarsınız. Canını yakarsınız. Kısa sürede acısı geçer. Hayatımız boyunca unutamadığımız ve hala acısı hissettiğimiz bir şamar yoktur herhalde. Ancak “dil yarası” öyle çabuk geçmez…

Can acısı çabuk geçer de gönül acısı ağır gelir insana.

El acısı çabuk unutulurda, dil acısı uzun süre canını yakar insanın. Söz’ün acısı el’in acısından çok daha fazla yakar insanın canını.

En çok kırıldığımız insanlar ve olaylar üzerinde düşündüğümüz zaman, aklımıza canımızı fiziki olarak yakan insanlar değil, yüreğimizi inciten insanlar gelir. Herhangi bir insanın söyleyeceği ağır bir sözü umursamayız. Ancak çok değer verdiğimiz bir insanın arkamızdan konuştuğunu duyunca üzülürüz.

İlkelerinden taviz vermediği için sıkıntılar yaşayan bir dostum, çok değer verdiği bir insandan “Bu yaşa geldin de hala dünyada bir dikili taşın bile yok!” sözünü duyunca ne kadar yıkıldığı anlatmıştı. Aylarca kulaklarında çınlamış bu söz.  

* * * * * * * *

Ama anne onun sizden başka kimsesi yoktu…

Vietnam savaşın en yoğun olduğu günlerde genç asker ailesini arar. Telefonda oğlunun sesini duyan anne çok sevinir. Genç delikanlı annesine, artık savaşta ki görevini tamamladığını ve en kısa sürede eve döneceğini söyleyince anne ve babası çok sevinir.

Telefonu kapatmadan önce genç, annesine “Ama anne benim bir arkadaşım var. O’da benimle gelecek” deyince annesi, “Tabi ki gelsin oğlum! Senin arkadaşlarında benim evladım sayılır” der.

Çocuk tekrar, “Ama anne o arkadaşım bundan sonra hep bizimle kalacak” deyince annesi bir an duraklar ve, “Canım oğlum, biz seni çok özledik. Hele bir gelin buraya. Arkadaşında gelsin. Her şeyi konuşuruz ve hallederiz” der.

Çocuk bu sefer “Ama anne o arkadaşım savaşta iki kolunu ve iki bacağını kaybet. Ben arkadaşıma söz verdim. Bundan sonra hep bizde kalacak ve ömür boyu O’na bize bakacağız” deyince annesi, “Olmaz oğlum! Sen hiç iki kolu ve iki bacağı olmayan bir insana ömür boyu bakmanın ne demek olduğunu düşündün mü?” diye sorar ve devam eder.

“Düşünsene oğlum! İki kolu ve iki bacağı olmayan birine bakmak zorunda kaldığımız zaman tüm hayatımız mahvolacak. Hiçbir yere ve hiç kimseye gidemeyeceğiz. Arkadaşına yemeklerini bile biz yedirmek zorunda kalacağız. Altına pisleyecek biz temizlemek zorunda kalacağız. Hastalık masraflarını da biz karşılamak zorunda kalırız. Böyle bir yükün altına ne ben girebilirim ne de baban bunu kabul eder. Arkadaşına çok değer vermeni anlıyorum. Ancak iki kolu ve iki bacağı olmayan bir insanın bakımını üstlenmemizi bekleme bizden.” 

Annesinin verdiği cevabı sessizce dinleyen genç asker “Ama anne! O’nun sizden başka hiç kimsesi yoktu!” diyerek telefonu kapatır.

Oğlunun niçin bu kadar ısrar ettiğini ve telefonu neden kapattığını anlamayan anne evladının eve gelmesini bekler.

İki gün sonra bölge hastanesinden eve telefon gelir. “Başınız sağolsun! Oğlunuz intihar etmiş. Hastaneye gelip cenazenizi alın” denir aileye. Anne büyük bir üzüntüyle hastaneye gider. Oğlunu son kez görmek istediğini söyler. Hastanedeki askeri yetkili kadını morga götürür. Anne tabutta yatan oğluna bakınca gözlerine inanamaz. Oğlunun sadece bedeni vardır. İki kolu ve iki bacağını savaşta kaybettiğini orada bulunan komutan söyleyince, annenin kulaklarında oğlundan duyduğu son sözler çınlamaya başlar;

“Ama anne! O’nun sizden başka hiç kimsesi yoktu!”

Anne oğlunun tabutunun üstüne bayılır….

* * * * * * * *

Lokman Hekim’e hastasını tedavi ettiren kişi, “Daha çabuk iyileşmesi için hastamıza ne yedirelim ne yedirmeyelim?” diye sorunca, Lokman Hekim şu cevabı verir;

Acı söz yedirmeyin de, ne yedirirseniz yedirin!

* * * * * * *

Önümüzdeki günlerde en önemli gündem maddelerimizden bir tanesi de, sınava girecek olan öğrenciler ve aileleri olacak. OKS, ÖSS ve SBS sınavları…

Sınava girecek öğrencileri aileleriyle birlikte hesapladığınız zaman, neredeyse ülkenin yarısının gündeminde sınava girecek öğrenciler olacak.

Sınavlara girecek öğrenciler kadar öğrenci velilerine de büyük sorumluluklar düşüyor. Öğrencilerin sınav stresini arttıran etkenlerin en önemlilerinden birisi de ailenin tutumu, yani sözleridir.

 “Sınavı kazanmazsan ben sana sorarım” cümlelerini sık sık duyan öğrenciler, sınavlarda başarısız olma korkusunu çok daha yoğun yaşıyorlar. 

Sınavlardaki başarısızlığı yüzünden bunalıma giren, hasta olan, hatta intihar eden öğrenci haberlerini her yıl duyuyoruz. Umarım bu yıl duymayız!

Hiçbir anne babanın evladını sınavlardaki başarısı kadar sevmeye hakkı yoktur.

Çocuklarınıza / sevdiklerinize acı söz yedirmeyin!

 

Sait ÇAMLICA

Evliliğinizi “AŞK”a bulamak için çok özel tüyolar!

Posted on 15 Ağu 2009 at 5:38pm

Evliliklerde zaman zaman tökezlemeler, kötü gidişler, neredeyse boşanmaya kadar varan olaylar ve sorunlar ardı ardına gelebilir. Eğer gerçekten seviyor ve evliliğinizi kurtarmak istiyorsanız işte size can simitleri…

Evlilikte tüm sorunlarınızı birdenbire çözmeniz mümkün değil. Evliliğinizde her şey yolundaysa, başarıya ulaşma olasılığınız da bir o kadar yüksek. Kötü giden bir evliliğiniz varsa kurtaracak can simitleriniz de var. İşte onlar:

KONUŞUN

 Bu işe yaramaktadır, ilişkiniz anlamlı diyaloga dayanmalıdır. Eşinizle önemli sorunları konuşabildiğiniz sürece evlilikle ilgili sorunların yüzde 99″undan kaçınmış olursunuz. Konuşmanın neye yararı olabilir? Duygularınızı kocanızla ya da karınızla paylaşarak iletişimsizliği ve potansiyel diğer sorunları önleyebilirsiniz. Anlamlı diyaloga girmek ikinizin birbirinize yakınlaşmanızı da sağlayacaktır. Birlikte oturup konuşmaya birbirinizin lafını kesmeden özen gösterin. Konuşurken ya da dinlerken birbirinize saygı gösterin. Kendinizi birbirinizin yerine koymaya çalışın.

UZLAŞIN

 Sorunların çözülmesinde kullanabileceğiniz diğer bir önemli yöntem de uzlaşmadır. Sizin ve eşinizin bir soruna aynı gözle bakmayacağınız zamanlar olacaktır. Diyalog ve uzlaşma sorunların çözülmesinde kullanılabilecek en iyi yolarıdır.

ESPRi YAPIN

Komedyen olup aile krizlerini çözmenizi kimse beklemiyor, ama iyi bir espri anlayışınızın olması zor günleri kolaylıkla atlatmanıza yardımcı olacaktır.

ZAMAN AYARLAYIN

 Sorunu çözmek için sorun ortaya çıktıktan ve zararını hissettirdikten sonra biraraya gelmenizin bir yararı olmayacaktır. Sık sık oturup konuşun, dışarı çıkıp kahve için, buluşup sorunları konuşabileceğiniz bir zaman ayarlamaya çalışın. Böylece sorunun ortaya çıktığı gün bu konuda konuşmaya çoktan başlamış olacaksınız.

TAKIMI KUVVETLENDİRİN

 İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinizden geleni yapın. Takım olursanız tek başınıza hiçbir konuyu tasa etmenize gerek kalmayacağını unutmayın. Böylece her sorunu birlikte göğüslemiş olacaksınız. AA

Ailede ihlas

Posted on 15 Ağu 2009 at 5:32pm

Ailede ihlas     Kaç yaşında olursak olalım anne babamızın gözünde onların küçük çocukları olarak kalacağız. Bir gün teyzem bir dükkâna girmiş ve “Benim çocuk için atlet alacağım” demiş. Küçücük atletleri getirip tezgaha dizmişler. Teyzem şaşırmış ve gülerek ‘Benim oğlan yirmi yaşında’ demiş. O da beş çocuktan en küçük olanının yaşı, en büyüğü neredeyse elli olmuş. “Ben artık büyüdüm!” diye haykırır çocuk. Çocuk muamelesi yapılmamasını, büyüdüğünün kabul görmesini arzular. Aslında hiçbir çocuğa “çocuk muamelesi” yapılmamalı ya; ergenliği yaşayan gence hiç yapılmamalı.

İki yaşındaki küçük yeğenim sofraya oturduğumuzda hemen başlar: “Benim tabağım nerede? Hangisi benim çatalım? Benim çayım?” Çocuk, kendisinin ayrı bir fert olduğunu ve özerkliğiyle kabul görmesini daha, döke saça kendi başına mama yemeye çalışırken, elini tutmadan yolda kendi halinde yürümeyi arzularken ilan eder. Anne baba da, artık çocuğun tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü olma durumundan ister istemez çıkmaya başlar. Uzmanlar bebeklik ve çocukluğa geçişi 0-2 yaş olarak belirlemiş. İki yaşından sonra o artık bebek değil çocuktur. Ve tıpkı bir gencin ergenlik devresi gibi biraz çalkantılı ve kendi özerkliğini kabul ettirme küçük savaşı vardır. Tabi ergenliğe geçişte bu savaş ötekine nazaran daha büyüktür. Akıl baliğ olunduğundan –ki bu, bir anda artık her şeyi bilmeye başlamaktan değil, kendi başına düşünebilme ve kendisiyle ilgili kararları kendisi alabilme güçlü arzusunun ön plâna çıktığı bir haldir. Dinin teklif olarak sunulduğu bu “Kapıdan kendi arzusuyla girmeye davet” durumu, “Burada düşünen ve önemli kararlar almaya namzet bir akıl var” haykırışıdır.

Bilindiği üzere din bir tekliftir –zorlama değil- ve akla kapı açıp cüz’i iradeyi elden almaz. “Doğru bu, yanlış bu, düşün taşın karar ver,” süreci başlar hayatın sonuna kadar. Bu yüzden anne baba olarak çocuğa telkin ve yer yer icbar uygulanabilirken, akıl baliğ olan ve “hayatındaki en önemli teklif olan din ile” karşı karşıya olan gence, artık telkinle değil “tebliğ” ile yaklaşma zamanıdır. Tebliğ, doğruyla yanlışı ona göstermek ama cüz’i iradesine yine de saygılı olmaktır. Asla ve asla icbar, baskı, sindirme, korkutma gibi negatif ve itici, kişi haklarına saygısız bir tutum içine “Ne demek, o benim çocuğum” sahiplenişiyle girilmeyecek bir sürecin başlama zamanı. Çünkü o artık sadece anne babanın çocuğu değil, bu nispet anne babaya göredir; ilk olarak Allah’ın kulu ve hatta anne babanın da aynı zamanda din kardeşidir! İnsan “Allah’ın kulu” nazarıyla baktığında bir karıncayı da incitmekten sakınır. Din kardeşine ise onun haklarını gözeterek ve ibadette herkesin kendinden sorumlu olduğunu bilerek yaklaşır.

Din kardeşinin tökezleyen bir halini görse, mesela namazda gevşekliği var diyelim. “Nasıl etsem de onu kırmadan güzel bir yolla ima edebilsem” diye tebliğde akla karayı seçerken, “Benim çocuğum nasılsa” diye haddi aşan bir sahiplenişle, “Ulan kerata! Sabah namazına kalksana! Hâlâ yatıyor musun?” diye gürlemek, nasıl bir resim vermektir çocuğun dünyasında? Önce saygı… Allah’ın kuluna ve din kardeşine saygı… “Ben büyüğüm, ben sana şefkat edeceğim sen de bana hürmet et” değil sadece. En önce Allah’tan dolayı ona saygı… Çünkü o artık bir ergen, bir genç. Cihazları açılmaya ve işlemeye başlamış bir genç. Kendi döküleceği denizi kendi seçmek isteyen bir dere! Ona ancak doğrular, iyiler gösterilerek, alacağı kararlarda yardımcı olmak vardır. Artık onun yerine karar vermek yoktur!

Ergenlik denilen dinin teklif olarak akıl, kalp, ruh ve vicdanımıza sunuluşu, cihazlarımızın açılmaya, işlemeye başladığı bu süreçte, anne babadan yüzeysel bir kopuş, kendini oluşturma vardır. Bu kopuş ve onları itmek, bazen beğenmemek önemli bir yola çıkıştır ki, yadırganacak hiçbir tarafı yoktur. Bu kopuş, Allah’ı kendi dünyasında aramaya çıkmaktan doğar. Anne ve babadan gelenleri taklit yoluyla yaşamak değil, artık tahkikle, yaşadığı iyi kötü, olumlu olumsuz hadiselere bakarak, hayatın anlamını ararken, kendisinin ne ve nasıl olacağını merak ederken, bulmaya, oluşturmaya çalışırken, Allah’la kendisi arasındaki özel dünyayı oluşturmaktadır içten içe. Bu yüzden insanın en hassas, en karışık, en çetin, en iç savaşımlı devresidir ergenlik. Anne babanın hiç unutmaması gereken nokta tam da burasıdır. Artık gence önemli bir teklif gelmiştir ve iç dünyası buna göre şekillenmeye koyulur. Yapılacak tek şey, tebliğ ile, aklına kapı açıp cüz’i iradesi serbest bırakılarak, gencin özellikle fikren yanında olmaktır. Allah’ı kendi dünyasında, kendi isteği ve iradesiyle, tahkikle yaşamaya başlayıp özel ibadet alanını oluşturduğu, yer yer baskın çıkan hevesattan tökezlediği bu evrede, her türlü iticilik ve kırıcılıktan uzak olup, sevgi, saygı ve değer verişle, ona yardımcı olmaktan öte bir şey yapılamaz.

Bir kabuk kırılıp içinden başka bir canlı, yani bir civciv çıktığı bu evrede, Demoklesin kılıcı gibi tepesinde gel gitler yapmak değil! “Kedi aslana dönüşüyor neyle dizginleyeceğiz, nasıl kafeslesek” de değil! İhlas ve Uhuvvet Risalelerinde geçtiği gibi; önce Allah’ın kulu ve din kardeşi olan onunla en yakın dost, en fedakâr arkadaş, en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak zamanı başlamıştır! İhlas… “Anne babadan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘öf’ bile deme, onları azarlama, onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.’ “Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır.” (İsrâ Sûresi, 23-25.)

Anne baba gerçekte çocuk için “En hakiki dost ve en sâdık muhib(seven)dir.” (21. Mektup, s. 252) Ancak o büyük sevgi ve şefkatin yansıyışında ihlas ön plânda olmalıdır ki, “Oğlum paşa olsun” dünyevî kanat geriş, her iki taraf için de hüsranla sonuçlanmasın. Hakiki ihlâs ve hakiki bir fedakârlık taşıyan annelik şefkati dünyevî amaçlı akarsa, beklenilenin aksi netice verecektir her zaman. Her ihlassız işte olduğu gibi…

Evet, 21. Mektup, üstte meâlen alınan âyet eşliğinde, bilhassas çocukların anne babaya olması gereken yaklaşımıyla ilgili ikaz ve ihtarlar içerir. Artık çocuklar, yani erişkinler yaşlanıp birer çocuk ruh halini alan anne babaya merhamet kanadını germeye çağrılıp, rol değişimine dikkat çekilir. “Onlar beni nasıl besleyip büyüttülerse sen de onlara merhamet et” şeklinde Rabbe yönelik duanın öğretilmesi, sevgi ve şefkati doğrudan anne baba yüreğinin kendisinden değil, Allah’tan bilmeyle ilgilidir. Bu da, onların yansıtışındaki eksik ve kusurları görmezden gelip, başta Allah’a şükür içinde bulunmanın ve anne babanın kardeşler arası adaletsizlik, yansıtamayış, yanlış yansıtış, baskı, incitme gibi çocuğa yönelik her türlü kusuru, çocuğun yüreğinde bağışlamasına ve yeni bir sevgi ve şefkat haline bürünmesine yol açar. Hazır roller değişmiş, ipler çocuğun eline geçmişken yaşlı anne babadan intikam değil Allah adına ihlaslı bir kol kanat germe!

Bu, çocuk yaralı psikolojisi ve belki şımarık ruh haline önemli tedavi yapan bir ayet bana göre. Anne baban seni vaktinde çok kırmış, anlamamış, incitmiş olabilir. Ama şefkatlerini yanlış kullandıkları, belki kullanamadıkları için böyle olmuştur; seni sevmeyip şefkatsiz olduklarından değil! Şimdi yaşlandılar ve “öf” desen fazlaca incinecekleri bir hassas yürek taşıyorlar. Evet, ipler biraz senin elinde gibi duruyor, ama küçükken seni besleyip büyütmüş olmalarını, güzel anıları düşünerek Allah’a şükür ve o iki en hakiki dosta teşekkür haline bürün!

Ama söz aramızda kalsın, bu ayetle anne babamıza gerekli gereksiz ne çok öfleyip püflediğimizi hatırlayıp pişman olmaktan öte, asıl beni son iki ayet etkiliyor. “Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır’ kısmında bazen ağlayasım bile geliyor. Şu “Oğlum paşa olsun” dünyevi amaçlı bulanık gelen şefkat yansıyışını hatırlıyorum ister istemez. “Oğlum paşa olsun ki beni de dünyada iyi ve rahat yaşatsın, gururlanayım, koltuklarım kabarsın” beklentisi yani. Ve çocuğa ihlastan tamamen kopmuş böyle bir beklentiyle yönelmek, bilhassa ergenin özel ibadet alanı oluşturma sürecinde ve Rabbini içinde tanıyıp sevme ve yaşama, sual ve merak döneminde böyle bir beklenti içinde olmak, gençte ne büyük içsel tahribatlar yapıyor!

Herhalde oğlu paşa olsa bile anne babanın kendisine bir hayrı olmayacaktır bunun! Çocuk ne isterse o yanlış şefkatle temin etmeye çalışmak; isteklerin sınırsız, ama imkanların sınırlı olduğunu öğretememek, çocuğun kendisini “Her şeye kadir ve herkese hükmeden biri” olarak görmesine yol açar. Bu da bir kul olarak, Rabbiyle kurduğu, kurmaya çalıştığı özel ibadet alanında önemli bir tahribattır. Herkesin kendine itaat ettiği bir çocuk, başta Rabbine, sonra ailesine itaatkâr olamaz. Şımarmış bir nefis daima daha fazla şımartılmak ister. Anne babadan gelen yanlış ve dünyevi şefkatin nihayet bir gün karşılığı istendiğinde, “Hadi bakalım, biz yaşlandık, şimdi de bize bakma sırası sende!” dendiğinde, illa ki eli boş dönerler. Zira akan suyun yolu kesilmiş ve su kurumuş bir durumda, zaten yüzü asıktır. Büyümüş ve bu kez kendi kendini şımartmanın çaresine bakıyorken çalışıp kazanarak, kendi suyunu kendi çıkarıyorken! “Zaten vermeyi kestiniz, ben temin etmeye başladım, şimdi benden istiyorsunuz” diye içsel kibir ve nefrete bürünür. Bu akan suyun kesilmesi ve suyun bu kez tersine akıtılmak istenmesi, şımarmış bir nefis için oldukça güç bir durumdur. İnsaniyeti sukut etmiş ve canavara dönüşmüş bir evlattır o; çünkü ihlassız, ahiretsiz, yanlış ve dünyevî amaçla kuşatıldığı şefkat, onu bu hale getirmiştir.

Çocuk artık çalışsa da eve para getirse, paşa olsa da paşa paşa yaşasak, türünden ihlastan uzaklaşmış bir şefkatle, “Şimdi onun her dediğini yapalım ki, ilerde de o bizim bir dediğimizi iki etmesin” mantıksız ve ters tepki veren her türlü maddi çıkar amaçlı yaklaşım, nefsi hoş tutulmaya alışılmış bir çocuk için karşılanması güç ve hatta imkansız bir boşuna beklentidir. Sadece iki taraf için de mahvoluş ve hüsrandan söz edilebilir.

Öyleyse, Rabbini tanıyıp sevme ve Onunla ibadet açısından özel dünyasını kurmaya başlaması döneminde, yani ergenlik çağında, çocuğa başta şefkat olmak üzere, ihlassız her türlü girişim ve yaklaşımdan uzak olmalı ki, o iç dünyasını sağlam oluşturabilsin. Rabbi tanıyıp sevmesinde ona fikren yardım etmek kadar büyük bir iyilik olamaz! Ve unutmamalıdır ki, Rabbini sever ve Onun rızası için yaşamayı öğrenirse, başta anne baba olmak üzere, herkesin hukukuna zaten riayet edecek ve bunu da memnuniyetle yapacaktır. Bir gün paşa olamasa da dünyevî anlamda, belki halis bir evlat olarak anne babanın defterine ebedi sevaplar işleyecektir, hatta belki şefaatçi olacaktır, kim bilir… 

Hülya Kartal

Permalink  |  Tagged with: ,

Çocuğuma neler OLUYOR?

Posted on 15 Ağu 2009 at 5:30pm

Çocuğuma neler OLUYOR?     Bütün anne, babalar çocukları artık büyüyüp, çocukluktan yetişkinliğe geçiş safhasına geldiğinde aynı endişeyi paylaşmaya başlarlar. O yaşa kadar çocuklarında gözlemlemedikleri bir takım değişiklikler ister istemez onları endişelendirir. Karşılarında; asi, hırçın, ukala, duygusal, istekleri konusunda tutarsız, ama aynı zamanda kabul görmek isteyen bir çocuk vardır. Bu durumda her iki taraf da, ebeveyn ve çocuk birbirlerine yabancı iki kutup gibidir.

Bu dönem aslında çocuğun, çocuksu tutum ve davranışlarının yerini yetişkinlik tutum ve davranışlarının aldığı, bireyin cinsiyet özelliklerini kazandığı bir geçiş evresidir.

Her geçiş evresi gibi bu evre de çok sancılı geçer elbette. Aslında geçiş evreleri insanın yaşamı boyunca devam eden bir süreçtir. Ama bu süreçleri en sağlıklı bir şekilde atlatabilmek de, çocukluk ve ergenlikte yaşadığımız aile ve çevre tutumlarında gizlidir.

Bu evrenin en zor yanlarından birisi de, bireyin fiziksel, duygusal, düşünsel ve hayata ilişkin varoluş kimliğini keşfettiği dönem olmasıdır. Birey, ergenlik evresinde bedensel özelliklerini kabul edip, onu kullanmayı öğrenir. Cinsel rolünü ve kimliğini kabul edip, ona uygun davranışlarını geliştirir. Yaşıtlarıyla daha olgun ve düzeyli iletişim kurar. Anne baba ve diğer yetişkinlerden farklı duygusal bağımsızlığını gerçekleştirir ve kendisiyle ilgili önemli kararlar alabilir. Meslek seçimine ilişkin önemli kararlar alıp, gelecekle ilgili tercihlerini yapabilir. Evlilik ve aile yaşamına hazırlanır. Dolayısıyla kimlik oluşumu bakımından bu dönem birey için gerçekten sancılı ve yoğun bir evredir. Tabii ki, bireyin bu gelişim dönemindeki görevlerini yerine getirebilmesi için daha önceki yılların gelişim görevlerini zamanında tamamlaması ve fizyolojik gelişimi açısından yaşına uygun bir olgunluk düzeyine erişmiş olması gerekir.

Gelişim çağına özgü gelişim görevlerinin zamanında yerine getirilmesi, bireyin çevresi ile uyumlu bir ilişki kurmasını sağlar. Başarılamayan her gelişim görevi ise kişiliğin uyumunda bir problem ve güvensizlik durumunun oluşmasına neden olur.

Bir yandan fizyolojik değişim, diğer yandan duygusal değişim çocuğun üzerinde büyük bir kaygı oluşumunu sağlar. Bu gelişim hızına ve değişimlere karşı sergileyeceği tutumda, o zamana kadar geliştirdiği benlik düzeyinin büyük önemi vardır. Aile ve toplumun kendisi için koyduğu ölçülerle, kendisinin geliştirdiği ölçüler arasındaki uyuşmazlık, genel anlamda onun davranış biçimini ve tutumlarını etkiler. Bulunduğu yaş evresine göre ne kadar yüksek bir benlik düzeyi ve özsaygı geliştirmiş ise, ailesi, çevresi ve kendisiyle olan iletişimi de o oranda sağlıklı olacaktır.

Her ne kadar çocuğumuz bedensel, ruhsal, duygusal ve bilişsel düzeyde bir değişim ve gelişim gösterse de, üzerinde en çok durduğu şey bedenidir. Sürekli aynaya bakar. Sivilceleri, saç modeli, bakışı, giyinişi onun için problemdir. Bu nedenle de diğer yönlerden de sağlıklı bir şekilde gelişimini tamamlayabilmesi için önce bedenini kabul edip sevmesi gerekir. Araştırmalar da göstermiştir ki, bedeniyle barışık ve kendisini olduğu gibi kabul eden ergenler daha özgüvenli ve sosyal çevrelerine uyumlu bir kişilik geliştirmektedirler.

Ergenlik yaşına gelmiş bir çocuğun artık kavrama ve algılama biçimleri de gelişmiştir. Bir taraftan bedensel, cinsel kimliğini kazanırken, diğer tarftan zihinsel ve düşünsel anlamda bir değişim gösterirler. Artık soyut kavramlar üzerinde düşünebilirler. Bu bilişsel gelişim düzeyi çocuğun; kendisine, ailesine, sosyal çevresine ait duygu ve düşüncelerinin yanında; dünya, kainat, varlıklar ve onların anlamları üzerinde de düşünmeye yönelmesini sağlar. Bu değişim hayat ve yaşamın anlamına yönelik uzun süreli etkiler taşır. Gittikçe artan biçimde geleceğe yönelik ve soyut düşüncelerle ilgili olurlar. İdealisttirler. Bu nedenle aileler bu dönemde çocuklarına sevgi ve anlayışla yaklaşmalıdır. Kişiliğine, değerlerine saygı göstermeli, ona hükmetmeden ve yöneten ebeveynler olmaktan çok, rehberlik eden büyükler olmalıdırlar. Çünkü kendisi için düşük özgüven ve sosyal kabule sahip çocuklar bu evrelerinde daha çok risk altındadırlar. Gelişim düzeyi normal çocuklar bu evrelerinde, cinsellik, din, ahlak gibi konularla ilgili gerçekten kendilerine ait değerler edinirler.

Ergenlikte çocuklar çok yüksek bir duygusallığa sahiptirler. En küçük olayda bile dünyaları kararır. Ağlayıp odasına çekilir. Bu yüksek duygusallığın nedeni, bedenen, aklen, ruhen, kalben ve aklen yeni bir dünyaya adım atıyor olmasıdır. Bu yapılanma sürecinin getirdiği uyum problemi de aşırı duygusal gerilim oluşturur.

Aslında her yaşta yeni şartlara uyum duygusal gerginliği de bebarebirinde getirir. Çünkü yeni durumlara uyum, hem zihinsel, hem de davranışlarla ilgili değişikliği de beraberinde getirir. Ergen yaştaki çocuğumuz, artık çocukluk dönemindeki alışkanlık ve fikirlerinin kendisi için yetersiz olduğunu görür. Duygusal gerginlik yerleşmiş olan bu alışkanlıkların yerine yenilerinin kazanılması sonucu ortaya çıkar.

Tüm bunlarla birlikte, çevre ve toplum faktörü de ergende güvensizlik duygusu oluşturur. İçsel bir gerginlik ve tedirginlik yaşayan çocuk aşırı duygusal ve kırılgan olur.

Kuşaklar arasındaki farklı, duyuş, düşünüş ve davranış biçimlerinden dolayı, anne-baba-çocuk arasında yeterli düzeyde dostça bir ilişki kurulamamaktadır. Bundan dolayı da, zaman zaman kendisine çocuk muamelesi yapılan ergen de isyan etmektedir. Sık sık şu sözleri ondan duyabilirsiniz; “Çocuk muyum, büyük müyüm? Bir karar verin artık.” Her yönden yeni bir yapılanma ve bu yapılanmayla oluşan kimlik değişimine uyum her yaşta zor olmakla beraber ergenlik de bu durumun getireceği uyum problemi elbette çok daha fazla olmaktadır. Bu durumda sosyal baskı, güvensizlik, şüphecilik duyguları yerine, çocuğa bir kişiliğe sahip olduğu hissettirilmeli. İşinde ve sosyal yaşamında arzularını, yeteneklerini ve gereksinimlerini kendilerine uygun bir biçimde gerçekleştirmelerine yardım edilmelidir.

Anne-baba şuna hazırlıklı olmalıdır. Bu dönemde kurallara karşı çıkışlara, intihar girişimlerine, duygusal taşkınlık ve tedirginlik hallerine sık sık rastlanır. Bu nedenle anne-baba ergen yaştaki çocuğuna karşı bir düzenleme yapmalıdır. Bu amaçla, çocuk hiç bir zaman başkalarının önünde eleştirilmemeli, davranışları başkalarınınkiyle karşılaştırılmamalıdır. Ergen karşısında yetişkin her zaman tarafsız ve güçlü olmaya çalışmalı. Onun haklarıyla sorumlulukları arasındaki dengeyi kolaylıkla kurmalıdır. Anne ve babanın fikirlerine saygı duyması gencin ne kadar göreviyse, onların hakları ve sorumlulukları konusunda, anne ve babanın tam bir uzlaşma içinde olmalarını beklemek de gencin hakkıdır. 

Meryem Tortuk

Permalink  |  Tagged with:

Çocuğumu nasıl YÖNLENDİRMELİYİM?

Posted on 15 Ağu 2009 at 5:25pm

Çocuğumu nasıl YÖNLENDİRMELİYİM?   Kâinatta hareket asıldır. Güneş her sabah emirber nefer gibi doğar, vazifesini yapar. Güneşin şuuru olsaydı ve ona “Ne yapıyorsun?” diye sorsaydık, “Rabbine vazifeli memur olmanın zevkini yaşıyorum. Bu zevk beni şevkle vazifeme sevk ederken, Rabbime bağlılığımı ilân ediyorum.” dediğini duyabilirdik sanıyorum.

Halife-i zemin olan insan, Allah’a olan vazifesini ifâ ederken, nihaî hudutlarını peygamberlerin mucizeleriyle çizdiği ilim ve sanatta ilerlemekle Ona olan bağlılığını ilân etmiş olmaz mı?

Bütün eğitimciler, öğrenmenin her akıl sahibine zevkli, eğlenceli bir oyun olacağını, merakla tahrik edileceğini, kabul ederken, yerli yerinde kullanılmadığında da insana sıkıntı getireceğini, belirtmektedirler.

Hocasından hadis ilmi aldığı sırada, İstanbul’un fethi ile ilgili hadisi öğrenen Fatih Sultan Mehmet’in o günden sonra derin düşüncelere dalıp hadiste müjdelenen kumandan olmanın yollarını aradığını, gecesini, gündüzünü bütün gayretiyle bu işe vakfettiğini öğreniyoruz tarih kitaplarından.

Anne-babalar olarak çocuklarımıza Hz. Adem’den başlayıp, Peygamber Efendimize (a.s.m.) kadar olan bütün peygamberlerin hayatlarını okumamız, onların yüksek hedefler edinmelerine vesîle olacaktır. “Ben nasıl zengin olurum, nasıl başarılı olurum?”dan daha da ötesi, “Nasıl kâmil kul olurum?” sorusuyla meşgul olacak temiz fıtratlar için, örnek şahsiyetleri nazarlarına vermemiz, “Ben neler yapabilirim?” sorusuyla onları muhatap etmemiz, sanırım anne-babalar olarak yapabileceğimiz en ideal rol olacaktır. Özellikle babalar tarafından akşam saatlerinde yatmadan önce 15-20 dakika okumaların çocukların şahsiyet gelişiminde, ideal edinmelerinde ne kadar etkili olduğunu yine pedagoglar söylüyorlar.

Her insan belli kabiliyetlerle donanımlı olarak yaratılır. Küçük yaşlarda bu kabiliyetler onların fıtratlarında çekirdekler hükmünde kendini hissettirir. Bu özellikler ergenlik dönemine kadar çocuklarımız tarafından anlaşılmasa da anne-baba tarafından gereken eğitimi vermede yönlendirici olmaları açısından fark edilebilir niteliktedir. Eğer anne baba çocuklarına, “Çocuğum acaba Allah’ın hangi sıfatlarına aynalık yapmak üzere donatılmış, buna uygun olarak hangi kabiliyetleri var?” şuuruyla bakabilirse, çocuk ergenlik dönemine geldiğinde ben neyim, kimim gibi varlık bilincini ortaya koyacak soruların cevabını bulabilir. Böylece kendini tanımak suretiyle, başı boş olmadığını belli bir yere sevk edildiğini, vazifesinin çalışmak olduğunu düşünecektir. Bu arada çevresinde olan biten olaylar, aileden aldığı bilgiler, çocuğa istikamet kazanmada belirleyici olacaktır. Öncelikle anne babalar olarak çocuklarımızın kendilerine uygun hedef belirlemede yardımcı olacak bilgiye sahip olup olmadığımızı gözden geçirmemizde fayda vardır sanırım.

Mesela, Hz. Süleyman’ın (a.s.) nasıl olup da kuşlarla konuşabildiğini; Hz. Davud’a (a.s.) demiri eritmeyi, Hz. İsa’ya (a.s.) hastalara şifa vermeyi Allah nasıl nasip etti bilmiyorsak, bir an önce öğrenmemiz ve çocuklarımızla paylaşmamız ihtiyaçtır sanırım. Öncelikle Hz. Adem’e (a.s.) güzel isimlerini öğreten Cenab-ı Allah nasıl oldu da onu Cennetinden kovdu? Neydi onu öyle yüksek makamdan aşağı indiren ve sonra tekrar çıkaran.

Fikirleri dağılmamış, küçücük kalpleri günah kiriyle lekelenmemiş yavrularımıza bu hakikatleri talim ettirmede zorlanacağımızı sanmıyorum. Anne baba olarak bizim vazifemiz onlara ihtiyaçları olan doğru bilgileri vermek.

Onlar zaten İslâm fıtratıyla yaratılmışlar, emanet olarak bize verilmişler. Bizim yapacağımız şey sadece fıtratlarını bozmamak.

 

  Milenyum ÇOCUKLARI Ne de şanslı bir nesilsiniz” diyorduk çocuklarımıza, milenyuma girerken. Teknoloji çağı, bilgi çağı, internet çağı sizi bekliyor. Öyle müthiş imkânlar var ki elinizde, deyim yerindeyse, bütün dünya küçük bir köy gibi avucunuzun içerisinde artık.

Oysa, birkaç gece önce ışıklar kesildiğinde fark edebilmiştim teknoloji çağının bizden neler koparıp götürdüğünü. “Eyvah!” dedi babamız, “Seyrettiğim film yarım kaldı.” Bir taraftan telaşla söyleniyor, diğer taraftan devasa hoparlörlerle adeta küçük bir sinema salonuna çevirdiği oturma odamızdaki DVD sistemini, kontrol altına almaya çalışıyordu. Bu arada bilgisayarlara bağlı olan güç kaynakları adeta yankılanarak çığlık atıveriyorlardı evin içinde. Öyle ya, kızımız da kendi odasındaki bilgisayarının başında test çözmekteydi ışıklar söndüğü anda. Kısa bir telaş faslından sonra evin farklı mekânlarına dağılmış olan sakinleri, bir fener ışığıyla birlikte oturma odasına toplanmıştı işte. Sessizlik… Ya Rabbim! O ne huzur verici musikiydi. “Yaaa çocuklar”, dedi babamız. “Eskiden elektrik yokmuş, insanlar daima mum ya da kandil ışığı altında oturmaya mahkummuşlar geceleri. “Peki” dedi çocuklar “o zaman, uzun kış geceleri ne yapılırmış, nasıl vakit geçirilirmiş baba?” “İnsanlar, o zaman sohbet ederlermiş yavrucuğum” dedim, usulca devreye girerek. “Akrabalar, ahbaplar bir araya toplanıp, o yarı karanlık geceleri şenlendirirlermiş muhabbetleriyle. Eskiden kalorifer de yokmuş. O, uzun kış gecelerinde, çıtır çıtır yanan sobanın üzerinde, özenle kestaneler pişirilip, mısırlar patlatılırmış. Çoğunluk, büyük ailelere sahip olduğundan dedeler ve nineler, hatıralarını anlatırlarmış yemişler iştahla yenilirken. Bilmeceler sorulup yanıtlar verilmeye çalışırmış heyecanla. Aile fertleri çocuklarına, “Susun! filmi izleyemiyorum, internette gezemiyorum”, gibi sözler sarf edemediğinden, çocuklar bütün bir gün ne yaptıklarını, okulda neler öğrendiklerini, şevkle anlatabilirlermiş evdekilere. Arada bir dışarıdan gelen kısık bir ses, “Boozaaa!” diye, gecenin karanlığında çınlayıverince, evin babası bir miktar almak için davranıverirmiş hemen. Sonra da, erken yatıp erken kalkmanın Sünnet-i Seniyye âdâbı olduğunu bildiği için büyükler, “Haydi bakalım herkes yatağa” diyerek, toparlayıverirmiş ev halkını. Eğer o ev, dede, nine gibi tonton büyüklerimizle şenlenmiş bahtiyar bir ev ise, birer de masal anlatılırmış yumurcaklara uyku faslına geçmeden.”

Kaptırmış anlatıyordum ki, birden ev halkının büyük dikkat ve biraz da özenti ile beni dinlediğini fark ettim. “Keşke”, dedi küçük oğlumuz, “keşke anne, biz de o zamanlarda yaşasaydık.” Gayr-i ihtiyarî hepimizin ağzından “Keşke!..” sözcüğü dökülüvermişti her nedense. Bu tatlı hayaller içerisinde geçmişe dalıp gitmişken, gelen elektriğin soğuk duş etkisiyle uyanıverdik adeta.

Ve “İşte şimdi yine, milenyum çocukları olduk anne”, dedi kızım buruk bir tebessümle, “Keşke ışıklar hiç gelmeyiverseydi.” “Öyle deme yavrucuğum” dedim telaşla. “Teknoloji, Rabbimizin bir ihsanı olarak, insanoğluna yüzyıllarca yaşanmış olan sıkıntıların sonucunda verilmiş büyük bir hediyedir mutlaka. Düşünsene kızım elektriğin bulunmasıyla yaşam 24 saat aydınlanmamış mıdır? Çamaşır makineleri, buzdolapları hayatı kolaylaştıran ne mühim icatlardır aslında. Bilgisayar kullanımıyla, o çok eziyetli daktilo makineleri tarih olmuştur artık. Bir de, internet dediğimiz o müthiş sistem doğru kullanıldığında, tüm dünyayı birkaç tuşa basımla evimize taşımamış mıdır?” Çocukların, “biraz önce ışıklar gittiğinde, maziye hayalen, özlemle yolculuk eden annemiz bu muydu?” dercesine şaşkın bakışlarını fark ettiğimde ise, gayr-i ihtiyari gülümsemekten kendimi alamadım. “Beni yanlış anlamayın sevgili ev halkım” dedim. “Ben ne teknolojiye, ne de milenyum çocukluğuna karşı değilim. Ben yalnızca, rahata erdiğimizde uzanılmaz raflara kaldırdığımız, o eski, tatlı değerlerimizi bir parçacık hatırlayıp, sahip çıkalım istedim. Akşamleyin evimizde bir araya toplanabildiğimiz zamanlarda, teknolojinin getirdiği o muhteşem imkanları bir parçacık aralayıp, birbirimizi sevgi dolu sözcüklerle anımsayabilelim istedim.

Eşimin de katıldığı bir sesle, çocuklar hep bir ağızdan “bu güzel evi, tüm bunlardan mahrum bıraktığımız için özür dileriz” dediler. “Yoo!… Hayır, özür dilemeyin. Bundan sonra, hayatın ince güzelliklerini biraz daha özenli yaşamaya gayret gösteririz inşallah” dedim. “Haydi bakalım, siz, elektrik gitmeden önce yaptığınız işlerin başına geçin, ben de, çok zamandır istediğiniz o meşhur çikolatalı pastamı yapmak üzere, teknoloji harikası elektrikli fırınımın başına geçeyim.”

Hep birden gülümseyerek odadan ayrılırken, inanıyorum ki o an hepimizin kalbinde olan, Rabbimizin bize verdiği sonsuz nimetlere karşı hissettiğimiz o tatlı şükran hissiydi. 

 

Zeliha Özpamukçu Rehberlik ve Psikolojik Danışmanlık Uzmanı