Duâların Bebeği
Geçirdi ği bir dizi operasyonun sonucunda doktorun:
“ – Bu durumda bebeğinizin olması mümkün gözükm üyor.” sözleri yüzünde bir şamar gibi patlamıştı. Yüreğinde ne fırtınalar kopmuştu da söyleyemedi, yutkundu ve sustu.
Umutlar ne çabuk tüketiliyor. Bir umudun peşinden bin yıl gidebilir insan. Tersine bir saniyede de söndürülebilir. Eğer ki sığınmazsan, bir sabır taşı olup çatlamazsan ne umutlar katledilir.
“Umudu hi ç yitirmemenin yaşanmış örnekleri diye anılsın!..” demişti kardeş yazısında. Hayatında ne çok örnekler vardı umuda dönüşmüş umutsuzluklara dair. Paylaşmalı mıyım, diye düşünürken damlamasına engel olamadı gözyaşlarının.
“ – Küçük meleğim.” dedi. “Benim küçük meleğim. Umut çiçeğim, duâm, hüznüm ve sabır taşım; sonucunu merak ettiğim imtihanım…”
Bir ilkbahardı haber gönderdiğinde,
Kap ımızı çaldığında mevsim sonbahar…
Minicik hâlinle kalbimize dokunmu ştun bir kere,
B ırakmazsın umardık, içimizdeki korkuya rağmen,
Nereden bilirdik vedâ edece ğini bir kış gününde…
* * *
Onca u ğraştan ve zorluklardan sonra tüp bebek usûlüyle işte ikizleri olacaktı. Ne güzel bir haberdi bu, ya Rabbi! Susmadı bu sefer ağladı. Tahlil sonucunu getiren kardeşine, onu bu zor yolculukta yalnız bırakmayan arkadaşına sarıldı. Yine ağladı. Görevi dolayısıyla o ân yanında olamayan beyinin yerine de ağladı. Bebekleri olacaktı. Hem de ikiz!…
“ – Allah’ım.” derdi. “İnsanlar çocuklarının kıymetini bilmiyorlar. Onları nasıl bir nimetle ödüllendirdiğini fark etmiyorlar. Yıllardır bir ümidin peşinden koşuyorum. Verdiğini istemeyen kulların vardır. (Bundan sana sığınıyorum.) Kulların da vardır bir bebek, dillerinde duâdır!..”
* * *
Mikroenjeksiyonun başarılı geçmesi ile yeni bir dönem başlıyordu hayatında. Kolay bir hâmilelik olmayacağını, daha ikinci ayın başında geçirdiği aşırı kanama ile anlamıştı. Bebeklerin yaşadığını öğrenince ultrason yapan doktora:
“ – K. Hanım, sizi seviyorum, sizi çok seviyorum!..” derken hıçkırıklara boğulmuştu.
Korku ve sevinç yüreğinde sürekli yer değiştiriyordu. Bütün bunları yaşarken çektiği yalnızlığı, âcil servis hemşiresine bırakılan mesajla son buluyordu.
“ – Uzaktayım, yanında olamadığım için çok üzgünüm. Eşime ne olur, onu çok sevdiğimi söyleyin!..”
* * *
Bu hâmileli ğin devamı için bir sürü medikal tedavinin yanında tuvalet için bile olsa yataktan kalkmaması gerektiği söylendi:
“ – Tamam, bebeklerim için yatarım!” dedi. Nitekim öyle de yaptı. Yaz sıcaklarının sıkıntısını, sırtında çıkan küçük yaraların acısını; beyinin, kardeş ve arkadaşlarının desteğiyle hafifletti. Yine de ikizlerden birinin düşmesine engel olamadı. Çünkü kudret sahibi Allah’tı.
İşte hüzün ve mutluluk yine karıştı. Bebeğinin biri, onun bedenini terk ederken yüreğinden bir parça götürüyor, diğer bebeği ise hayat mücâdelesine kaldığı yerden devam ediyordu. Ancak kendisi çok fazla enfeksiyon almıştı. Antibiyotiklere cevap vermiyordu. Daha bir sürü gerekçelerle:
“-Bu hâmileliğin sürdürülmesine karşıyız!.” deyince doktor, bir daha sarsıldı yüreği, kırıldı. Konuşacak tâkati yoktu ki, duygularını aktarabilsin. Neden sonra:
“ – Hayır” dedi, “Denemeliyiz!..”
Ona göre bu umut yolculuğu, on yedinci haftada bitecek kadar kısa değildi çünkü. Vazgeçmedi. Duâlar etti. Çok duâlar geldi. Kalkamadığı yatağından binlerce kez elini kaldırdı emânet sahibine. Çok güçlü antibiyotikler verildi. Tedâvîler sürdürüldü. Neticede hâmileliğin altıncı ayını böylece hastanede bitirdiler.
Biraz rahatlam ış mıydı artık? Duâlarını mı azaltmıştı? Haram lokma yemiş olabilir miydi? Yoksa yataktan kurtulabilmesi için mi başlamıştı bu erken doğum? Henüz on iki haftası vardı ama bebeği geliyordu. Doğumu durdurmak için tıbben yapılabilecek bir şey kalmamıştı.
“Allah’ım yardım et.”
Bebeğinin yaşaması için onlarca elin duâya kalktığını biliyordu. Duâsını kabul ettiğin bir kulun hürmetine…
“–Yaşayacak. Rabbim, onu bana bağışlayacak. Her şey yolunda gidecek. Zor olacak, ama olacak…”
Cehâlet mi, anneliğin verdiği samimiyet midir? Başka bir şık geçmiyordu aklından.
* * *
Zor bi r sezaryen olmuştu. Bebek 900 gram ağırlığında bir erkekti. Doğduğunda kalp atışı ve solunumu yokmu ş. Bazı tedâvîlerle kalp çalışmış ve solunum gelişmişti. O küçücük bedeni, ama kocaman yüreği ile hayatı kucaklamaya çalışıyordu.
Bebeğini görmek istedi hemen. Ama yürüyemedi. Uzun süre yatmaktan yürüme kabiliyetinde bozulma olmuştu. Nihayet üçüncü gün oğluna kavuştu. Onun minicik bedeniyle bir sürü cihaza bağlanmış hâlini, hayatı boyunca hiç unutmadı. On iki hafta erken doğduğu için küveze koymuşlar, respiratöre (solunum cihazı) bağlamışlardı.
Daha 900 gramdı ve bir sürü hortumla yaşıyordu. Alamadı kucağına, emziremedi, öpemedi. Pirinç tanesi kadar parmakların ucundaki tırnaklar, yüce Yaratan’ın kudretini yazıyordu.
“ – Bebeğim” dedi tâ derinlerden. “Dayan bebeğim, ne olur biraz daha. Özür dilerim seni koruyamadığım için. Özür dilerim. Çok üzgünüm, dayanamadığım için…”
Bir kad ın için anne olamamaktan daha öte üzüntüler olduğunu, çocuğunun acılarını kaldıramamanın bundan daha dayanılmaz bir ızdırap verdiğini o ân fark etmişti. Kucağına alamasa da, ayaklarında sallayamasa da, ilk ninnisini söyledi oğluna. Ne kendi vazgeçti beklemekten, ne eşi; ne de oğlu vazgeçti direnmekten…
“ – «Yiğit» olsun adı…” dedi, babası. “İkbal”, “İkbal Yiğit” olarak okundu ezanı.
İkbal Yiğit, gün geldi enfeksiyon aldı, (Prematürelerde ölüm sebebi olabiliyormuş); gün geldi solunumu durdu. “Hazırlıklı olun, kaybedebiliriz.” dediler, daha neler neler…
* * *
Bunun haz ırlığı olur mu? Yıllardır aradığı, aylardır emek verdiği bebeğini kaybetmeye nasıl hazırlanır insan?
“Ya Rabbi, merhamet… O senin hediyen. Onu bana bağışlarsın.” derken isyan mı ediyor, yoksa inancın gölgesine mi sığınıyordu, bunu kendi de bilmiyordu.
O duâ bebeği idi.
Duâların bebeği İkbal Yiğit bu şekilde yaşıyor, “Kaybedebiliriz, bu gün daha iyi, siyonozu var, konvülziyon oluştu, entübasyon kanülünde üreme var, kanda üreme yok…” derken üç ayını doldurdu içeride.
Anne yoğun bakım kapısında, baba medikalcıdan medikalcıya koştururken, kaderin kıvrımlarında dolaştılar. İthal mama istendi, getirtti dostlar, ithal ilaç denildi, korsan yolları zorladılar. Sabırla beklediler.
İşte, bebeği kucağında idi. Sütünü verdi. Giydirdi onu. Konuştu, şarkı söyledi. Hemşirelerin:
“ – Bebeğinizin yanında sizden konuşuyorduk. Oğlunuz bunu hissetmiş olmalı ki, o anda gülümsediğini gördük,” sözleri her zaman kulağında idi. Bu ne güzel bir duygu Allah’ım.
Çıkacaklar artık hastaneden, son birkaç test. Kalbinde bir sorun olmasından şüphelendikleri için ekokardiografi çekilmesi gerekiyor. Sonuç tam bir hayal kırıklığı. Yine hıçkırıklar. Minik oğlunun mor dudaklarının, mor tırnaklarının, oksijen bağımlılığının anlamı “Fallot Tetrolojisi” denilen bir hastalık idi. Tedâvîsi var mıydı? Yaşar mıydı oğlu?
* * *
Ankara, so ğuk şehir. Genelde âmire memur olunan bir sistem vardı bu kentte. Bir sürü engelleme ve zorluklardan sonra nihayet hastaneye yatabilmişlerdi. Ancak boş bir yatış olduğunu bebeği ciddî bir hastane enfeksiyonu (sepsist) kapıp da ölümle burun buruna gelince anlamıştı. Kanında enfeksiyon üremişti. Defalarca kalbi durdu, yine çalıştı. Sanki “Dayan anneciğim!..” dercesine direniyordu. Uykusuz, sırf gözyaşlarıyla süslenen duâlı geceler, nihayet gündüze ulaştırdı onları. Üç haftalık bir tedâvîden sonra iyileşmişti bebeği.
Yine umut ye şerdi gönlünde. Karanlığın ardından, yine güneş doğdu. Kucağında üçbuçuk aylık oğlu, kalbi delik de olsa, bir sürü damar arızaları da olsa; şu an iyiydi, yaşıyordu ve evlerine gidiyorlardı. Sanki bütün tehlikelerden, adını bilmediği bir sürü hastane enfeksiyonundan korunacaktı evlerinde. Her şey küçük oğula göre hazırlandı. Ona göre program yapıldı. Geçmiş olsuna gelenler, kapıdan “merhaba” dediler. Dostlar yanına maske ile girdiler. Çocuklar:
“ – Teyzeciğim, ellerimizi yıkadık, ben iyileştim, burnum akmıyor, dokunabilir miyiz artık!..” derken, onun hassasiyetini o kadar iyi anlamışlardı ki…”
Ne güzel günlerdi o günler, ne özel…
Sonuçta bir gerçek vardı. Oğlunun küçücük kalbindeki kocaman delik kapanmıyordu, damarlarındaki arızalar düzelmiyordu. Parmaklar hâlâ mor, dudaklar pembeleşmiyordu.
“ – Ameliyat!” diyorlardı. Gerekçesini anlatırlarken kaybetmekten de söz ediyorlardı. Bu tip ameliyatların başarı ile yapıldığını, ancak bazı komplikasyonların da gözardı edilemeyeceğini öğrenince ne yapmaları gerektiğini uzun süre düşündüler. Ne kadar zor bir karardı…
* * *
Yine Ankara’dalar. Önce anjiyo, birkaç ay sonra ameliyat…
O ne zor bir bekleyişti Allah’ım. Ne büyük bir korku. Beterin beteri var, acının acısı. O ameliyatın başarılı geçmesi için neler verirdi. Ama makas veremez, bıçak tutamaz. Burada çaresizsin anne, başka ellere muhtaçsın. En küçüğünden ameliyat önlüğünü kendisi giydirmişti oğluna. Ameliyathâne kapısına kadar babasının kucağında gitmişti. Arkadan baktığında bakışlarından aldığı mânâ canını çok acıttı, içeriye birlikte girdiler. Bir süre sonra İkbal Yiğit’ini, canını, cânânını, hayallerini, umutlarını, “ba-ba”, “ba-ba”, “ba-ba” sesleriyle Doktor Z. Hanım’a teslim etti.
Beklediler, yine beklediler, iyi haber gelmesi için yürekten duâ ettiler. Korkudan tir tir titrediler. Ne olur Allah’ım, ne olur… Başarılı bir ameliyat sonrası kısa sürede iyileşecek ve hemen, bu soğuk şehirden döneceklerdi sıcak evlerine.
Yürütecine binip takır takır koşacaktı odanın içinde. “Ayah ayah” (Allah Allah) sesleri kulaklarında çınlarken “geçmiş olsun, iyi geçti” dedi, ameliyatı yapan doktor.
“ – Biz ameliyattan ziyâde sonraki komplikasyonlardan korkarız!..” sözünü çok da önemsememişti. Basit bir ayrıntı gibi gelmişti ona. Artık sadece ayılmasını bekleyeceklerdi. Bekledilerse de olmadı işte. Oğulları uyanmıyordu. Ne anne çağrılıyordu, ne de baba yoğunbakıma.
Ameliyatın üçüncü saatinden itibaren böbrek ve karaciğer yetmezliğine girmişti. Can koptu canından, dizlerinin bağı çözüldü. Bu yolculuğun bittiğini hissetti bir ân, anneliğin vermiş olduğu duygularla. Küçük oğlu on altı aydan sonra yorulmuş muydu? Bırakacak mıydı onları? Ağladı, sızladı, yalvardı.
Hayatı boyunca yapmadığı duâları o bir haftaya sığdırdı. Duâların bebeği idi o. Yalvarmalarına cevap verilmeli idi.
“ – O senin hediyen!..” diyordu da vermeyi düşünmüyordu. Tekrardan bir dönüş istiyordu. “Bebeğinizin olması tıbben mümkün gözükmüyor!” dediler, oldu. “Hamilelik devam etmez!” dediler etti. “Yaşaması zor!” dediler, yaşadı. “Kurtulur!” dedikleri ameliyattan mı kurtulamayacaktı…
* * *
Neden sonra tekrar makinelere ba ğlanan yavrusunu organ yetmezliğine giren küçücük bedeninin ödemden dolayı nasıl büyüdüğünü, kurumuş dudaklarını görünce sustu. Acı çeken kalbiyle sustu. Gözyaşları ile sustu. Anne yüreği ile sustu. Yolun sonuna gelmişlerdi. Teslim olma zamanı idi.
“ – Allah’ım, oğlum için Sen’den hayırlısını diliyorum. Onun için en iyisini, en güzelini, en doğrusunu Sen bilirsin. Ona yardım et. Ona iyilik ver. Onu kurtar.”
Tam on a ltı buçuk aylıktı. O çok mâsumdu. Çok güzeldi o. Çok cesur ve sabırlı, çok bereketli bir çocuktu ki, arkasından iki kardeşinin hiçbir tedâvîye gerek kalmadan gelmesine vesîle oldu.
Onca rahatsızlığına rağmen kendisine verilen hayata öyle bir sarıldı ki, hemşiresinden doktoruna, ailesinden akrabalarına kadar çevresindeki herkese örnek oldu.
Duâların bebeği idi o. Bir ilkbahardı, haber gönderdiğinde, Kap ımızı çaldığında mevsim sonbahar… Minicik hâlinle kalbimize dokunmu ştun bir kere B ırakmazsın umardık, içimizdeki korkuya rağmen Nereden bilirdik vedâ edece ğini bir kış gününde
Seni çok sevdik. Duâ idin dilimizde Seni çok özledik, Kavuşur muyuz mah şerde?
Nesibe Bilgin
Örnek Bir Hanım Rabiâ Annemiz’den Hâtıralar
Rabiâ annemiz, son derece akıllı, dirâyetli, muhabbetli ve örnek bir hanımefendi idi. Mahmud Sâmî Efendimizin zevcesi olması hasebiyle onun yükünü hafifletmiş ve kendisine ilâve bir yük olmamaya itina göstermiştir. Bugünün genç kızlarına ve hanımlarına örnek olacak pek çok hâlini müşâhede ettik. Bunlardan bazılarını kardeşlerimle paylaşayım, istedim: “Erken kalkmayanın rızkı, ömrü bereketsiz olur.” denir. Rabia annemiz sabah erkenden kalkar, yemeklerini pişirir, evine çekidüzen verirdi. Akşama kadar vakitli-vakitsiz misafiri eksik olmazdı. Misafirlerine fazlasıyla ikram eder, onların rahat etmeleri için de: “-Babanızın evi, buyurun!” derdi. Oraya kendilerini ziyârete giden herkes, o hâneden ayrıldığında kendilerinin daha çok sevildiği kanaatinde olurlardı. Hacı Rabia annemiz, gelen misafirleri anlayacakları lisanla ikaz ve irşad eder, bu ziyaretten gönüllerinin de istifade etmesini isterlerdi. Bir gün insanın ahlâk ve terbiyesi hakkında şöyle demişlerdi: “-Bir çamaşır düşünün; önce kaynar makinede, kirlerinden arınır. Ardından güneş sıcağından, sonra da ütü sıcağından geçince kullanılacak hâle gelir, şekle girer. İnsanlar da bir çok merhaleden geçmedikçe, insan-ı kâmil olamaz. Başımıza gelen her sıkıntı, musîbet, bizim terakkî etmemiz için bir vesîledir. Ama sabredebilirsek…” “-İnsanoğlu dünyaya niye geldi, burada ne yapması lâzım?!. Duygulu olmalı, aklını hayra kullanmalı. Duâ alın!.. Gariplerin, çaresizlerin, kimsesizlerin duâsını almak, kısa yoldan hacca gider gibi Rabbimizi buldurur; sonunuz selamet olur.” * * * Mahmud Sâmî Efendi’nin bir çok sırrına muttalî oldukları hâlde, emânete hıyânet etmemişler; onun mânevî hâllerinden pek çoğunu hayatları boyunca bir sır olarak korumuşlardır. Kendisi, böyle şerefli bir zâtla evli olduğu için iftihar etmez, her insanın kendi emek ve gayretlerinin neticesini göreceği şuuruyla ibâdet ve davranışlarına itinâ gösterirlerdi. Zira bu yol, Sallallahu aleyhi vesellem efendimizin yoludur. O ki, kendi kızını bile ikaz etmiş: “-Baban Peygamber diye güvenme. Herkes kıyâmette kendi amelinden hesaba çekilecektir.” buyurmuştur. * * * Hacı annemiz senelerce kayınpeder ve kayınvalidelerine bakmışlar; en ufak bir tatsızlık yaşanmamıştı. Bu hizmet ve itaatin, Allah’ın en büyük farzlarından biri olan “birrü valideyn: anne-babaya iyilik etmek” olduğunu evlatlarına da bildirirlerdi. Evlatlarının derdiyle dertlenir, daimâ duâ ederler; komşularını da hiç ihmal etmezler, yemekler, ikramlar gönderirlerdi.
|
||||
Bir gün Medineli hanımlar mutad toplantılarından birinde iken ortaya şöyle bir sual attılar:
– Kadınlar mı daha faziletli, erkekler mi? – Kadınlar daha faziletli Çünkü bütün peygamberleri onlar dünyaya getirdi – Hayır, erkekler daha faziletli, çünkü erkekler olmasaydı, o peygamberler de olmazdı Bu sırada bir hanımefendi daha kesin konuştu: – Bir defa kadınlar erkeklerin sevabına erişemezler, fazîletlerine yaklaşamazlar Çünkü kadınlara Cuma farz değildir, cenazeye gitmezler, namazlarını cemaatle kılmazlar, bunlardan hepsinden fazla olarak da cihada da çıkamazlar Bu sebeblerle kadınlar erkeklerin sevabına erişemezler Bir başka hanım: – Neden öyle düşünüyorsunuz? Onların fıtrî ihtiyaçlarına biz muhatap değil miyiz? Çocuklarını karınlarımızda biz gezdirmiyor muyuz? Evlerine, eşyalarına biz bakmıyor muyuz? Biz bunları yapmazsak onlar camiyede, cihada da gidebilirler mi? Bu yüzden diyorum ki onların, bizden fazla olarak yaptıkları hizmetlerine bizler ortağız Sohbet bu minval üzere uzarken karar verdiler ki, rahat ve güzel konuşan ablaları Esmâ gidip, bu durumu Resûlüllah’tan sorsun Hanımların temsilcisi olarak Hazret-i Esmâ hemen Huzur-u Risâlete girdi Herkes susmuş, mütesettire Esmâ söze başlamıştı: – Yâ Resûlâllah! Buraya toplantıda bekleyen diğer hanımların temsilcisi olarak geldim, sohbet konusu olan meselemizi sormak istiyorum izin verirseniz – Buyur yâ Esmâ, neymiş hanımlar cemaatinin müşkülü? – Yâ Resûlâllah, biz hanımlar Allah ve Resûlüne îman ettik, imanlarımızın icaplarını da nefsimize tatbik ettik Ne var ki bizler evlerimizin en tenha köşesinde ibadet ediyor, sizin birçok harici hizmetlerinizden mahrum kalıyoruz Bununla beraber erkeklerin fıtrî ihtiyaçlarına muhatap kadınlardır Çocuklarını onlar aylarca gezdirip, senelerce bakıp büyütür Sizler cumaya, cenazeye gidince, bizleri evlere bırakırsınız, eşya ve mallarınıza biz bekçilik ederiz Bunların hepsinden fazla olarak da sizler Allah için cihada gidiyorsunuz, biz bunlardan da mahrumuz Size bu hususların hepsinde de bizler yardımcı değil miyiz? Yoksa bütün bu sevaplar erkeklerin şahsına münhasır kalır, hanımları onlardan mahrum mu olurlar? Böylece Esmâ sualini bütünüyle sormuştu Resûlüllah’ın sualden son derece memnun olduğu besbelli idi Nitekim ashâbına döndü: – Dinî sual soranların içinde şimdiye kadar böyle güzel bir sual soran oldu mu? dedi Herkes susmuş, neticeyi merak ediyordu Nebiyy-i Ekrem Efendimiz ağır ağır ve kelimelere basa basa şöyle müjde verdi: – Yâ Esmâ, temsil ettiğin hanımlara söyle ki, onlar bu saydığın hizmetlerde kocalarına zorluk çıkarmıyor, yardımcı oluyorlarsa, hiç üzülmesinler, sevapların hepsine de ortaktırlar Cumasına da, cemaatına da, hattâ Allah için çıktıkları cihada da, yeter ki kocalarına yardımcı olsunlar, mania haline gelmesinler Resûlüllah’ın sözleri henüz bitmemişti ki, Esmâ yerinde daha fazla duramıyarak kalktı ve koşarak toplantı yerine döndü Onlar ise kapıya yakın yerde bekleşiyorlardı Esmâ, onları görünce tekbir almaya başladı Onlar da hayırlı bir haberle geldiğini düşünerek tekbirle karşıladılar ve Esmâ aldığı müjdeyi verince birden bayram havası esmeye başladı Hattâ bu bayram, Medine kadınları arasında günlerce devam etti Bu hâdisede, hanımların beylerinin hizmetlerine ortak olmalarının tek şartı olduğu bildirilmektedir O tek şart da, saydıkları hizmetlerinde beylerine yardımcı olmaları, başka bir ifade ile evlerindeki sorumluluklarını yerine getirerek beylerinin hizmetlerine destek çıkmalarıdır Bunu yaptıkları takdirde, beylerinin bütün hizmetlerinin sevaplarına hissedar oluyorlar, hattâ at üstünde çıktıkları cihaddan bile hissesiz kalmıyorlardı Bu fevkalâde ibretli ve mânalı olayda, günümüzün dindar hanımlarına elbette açık seçik dersler vardır İhtar ve ikazlar söz konusudur Yeter ki, ibretle düşünsünler, tefekkürle değerlendirsinler Beylerinin hizmetlerine köstek değil, destek olsunlar Böyle yardımcı tutumlarıyla erkeklerin hizmetlerinin sevaplarına ortak olma liyakatlarını fiilen gösterip ispatta bulunsunlar.
AHMET ŞAHİN
İNSANIN BİR EŞİ OLMALI, AMA ADAM GİBİ !!!
İnsanın eşi olmalı, bakarken yüreğinin kabardığı, gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı…aşık olduğu bir eşi olmalı!
Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana. Koklamalı saçlarını. Uyuyan eşine şefkatle bakıp, usulca dokunmalı yüzüne, varlığını hissedebilmek için. Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla. Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü…kramplar girmeli midesine, onsuzluk aklına geldikçe!
Rüzgar onun kokusunu getirmeli, yağmur onun sesini. Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için. Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği. Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi. Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi. Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli. Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.
Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini, tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu…vs. Güven duymalı, herşeyiyle. Başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli, tüm düşüncelerinden arınmış olarak. Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı…Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da…
Bir eşi olmalı insanın!!!
Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye başlamalı. Seni şimdiden özledim!!!
Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla. Gözleri yollarda kalmalı ve kapıyı çalmadan açmalı…aşkla karşılamalı, hasretle sarılmalı boynuna, özlemle koklayıp, öpmeli, yıllarca uzak kalmışcasına! Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın, bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında. Verdiği hiç bir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı, daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli. Mutluluk saçmalı etrafına.
Bir eşi olmalı insanın, cennetten köşe almışcasına sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı…Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı, çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı!!!
alıntı
You can subscribe to Meryemce.Biz - Ev Hanımının Günlük Alıştırmaları by e-mail address to receive news and upates directly in your inbox. Simply enter your e-mail below and click Sign Up!
| Pts | Sal | Çar | Per | Cum | Cts | Paz |
|---|---|---|---|---|---|---|
| « May | Tem » | |||||
| 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 |
| 8 | 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 |
| 15 | 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 |
| 22 | 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 |
| 29 | 30 | |||||