Haziran 7th, 2009

Evlilikde Övgü Ve Takdir Çok Önemli…

Posted on 07 Haz 2009 at 4:12pm

Evlilikde Övgü Ve Takdir Çok Önemli…

İnsanlar iki çehreden oluşurlar. Birincisi kendileri, ikincisi de olmak istedikleri kişidir. Çekingen kişiler cesur olmayı dilerler, başarısı olanlar başarılı olmayı, düzensiz olanlar düzenli olmayı, takdir görmeyenler takdir görmeyi, sevilmeyenle de sevilmeyi isterler.   Eşlerin birbirlerine karşı tutumu bundan farklı olmalıdır. Yani bir hanım, kendi düzensizliğinden şikayetçi olabilir ve değiştirmeye çalışabilir ama, eşinin düzen anlayışını değiştirmeye kalkışmamalıdır. Aynı şekilde bir bey, prensiplerine uymada gevşeklik göstermekten şikayeçi olabilir ve daha katı yollar deneyebilir ama, eşinin kendi prensipleri olmasında da saygı duymayı bilmelidir.   Hülasa, eşlerin görevi, diğer insanlarla kıyas etmeksizin, birbirlerinin, olmak istedikleri insan olmasına yardımcı olmaktır. Bu da tasdik etmekle, desteklemekle, teşvik etmekle, övgüyle olur.   Eğer her kusura, abartarak bir de siz ekleme yapıyorsanız, eşiniz sizin olmasını istediğiniz kişilikle kendi istediği arasında kala kalacaktır. Dünyada eşi tarafından övgü ve takdir görmeye karşı koyabilecek bir kişi bile yoktur. Eğer biriyle evlenmiş iseniz, dünyada fikirlerine en çok değer verdiğiniz, en çok takdir ettiğiniz, en çok etkilendiğiniz, en çok benzemek istediğiniz kişi eşinizdir demektir. Ya da öyle olmalı, yani en çok eşinizin düşüncesine ehemmiyet vermeli, en çok onun sözüne değer vermeli, en çok onu takdir etmeli, en çok onu beğenmelisiniz. Bu en çok değer verdiğiniz kişinin dilinden dökülecek “ olağan üstüsün, seninle gurur duyuyorum, seninle evli olduğum için çok mutluyum” sözlerinin sizi ne kadar etkileyeceğinizi bir düşünün. Büyük bir enerjiyle dolarsınız. Bu sözleri hanımından işiten bir bey, uçan kuşu yakalayacak kadar çevik, hanım ise her sıkıntıyı göze alabilecek kadar sabırlı olacaktır.   Maalesef, var güçleriyle, eşlerini olmadıkları kalıplara sıkıştırmaya çalışan kişilerin evlilikleri de, içine sığamayacakları kadar daralır, öyle ki kimse nefes alabilecek yer bulamaz. Dünyaya gelirken hepimiz, kendi şahsiyetimizi de yanımızda getiriyoruz. Evlendiğimiz yaşa gelemden çok daha önce yani 4-5 yaşlarında karakterimiz olgunlaşıyor. Alışkanlıklarımızı ise ergenlik dönemi boyunca ediniyoruz. Evlenme çağına gelindiğinde ise artık tam anlamıyla kemikleşmiş karakterlere sahibiz demektir. Bu denli sert bir yapıya müdahale, ancak ondan daha sert davranışlarla, ezip kırarak yapılabilir. Eşlerin birbirlerini beğenmeyerek, değiştirmeye çalışmaları da işte böyle bir tesire neden olur. Beyleri değiştirmeye çalışan hanımlar, kısa bir süre sonra eşlerinin kendilerinden uzaklaştığını yada başarısızlıkların ardı arkasının kesilmediğini göreceklerdir. Hanımlarını değiştirmeye çalışan beyler ise ya saldırgan,kavgacı bir eşe yada kişiliğinden uzaklaşmış, kendisi gibi olmaktan vaz geçmiş, bir başkasına benzemeye çalışan silik ev arkadaşlarına sahip olacaktır.   Hiç bir hanım evinden uzaklaşan bir eşe sahip olmak istemeyecektir. Hiç bir bey de yaratılırken kuşandığı haklardan eşini vaz geçmek zorunda bırakarak, çocuklarının eksik eğitilmesine razı olmayacaktır. En önemlisi insana saygı ve merhamet ilkesinden yola çıkarak, en aziz varlığı olan eşlerinin haklarını ihlal etmek istemeyecektir. Eşler birbirlerinin yaşam haklarına, kişiliklerine, tercihlerine, düşüncelerine, önceliklerine, ideallerine, duygularına, farklılıklarına, zevklerine, özelliklerine, kendilerine duyulmasını istediklerinden çok daha yüksek bir oranda saygı duymalı. Eşimizden göreceğimiz saygının, aile içinde elde edeceğimiz saygınlığın temelinde bu vardır. Halkını sömüren ve haklarını çiğneyen diktatörleri ne onlar yaşarken ne de dünyadan yıkılıp gittikten sonra kimse sevip takdir etmemiştir.   Unutulmamalı bir insan itilip kakılarak değil, ancak teşvik edilerek ilerleyebilir. Övülmek, takdir edilmek insanların gerçek kıymetini ortaya çıkaran yöntemlerdir. Bunları uyguladığımızda elimizle yontup şekillendirmeye çalıştığımız bir eşe değil de mutluluğu paylaştığımız, kendisinin olmak istediği kişiliğe sahip, onurlu bir eşe sahip oluruz.

Kadin ve Aile

Zeytinyağlı Yemeklerin Lezzet Sırları

Posted on 07 Haz 2009 at 3:57pm

Zeytinyağlı Yemeklerin Lezzet Sırları Zeytinyağlı yemek yaparken mümkün olduğunca az suyla ve kısık ateşte pişirmek gerekir. Sebzeler, kısık ateşte pişirilirken kendi sularını salarlar. Bu su, yemeğin pişmesi için yeterlidir. Gerekirse azıcık su ilâve edebilirsiniz.

Zeytinyağlı yemekleri pişirirken kararmamasını istiyorsanız,  pişirmeden önce sebzeleri limonlu suda bekletin ve yemek piştikten sonra kapağını soğuyana kadar açmayın.

Pişirme esnasında zeytinyağlılara ekleyeceğiniz şeker ve sarımsak, yemeklerinize lezzet katar.

Zeytinyağlı yemeklerinizi pişirir pişirmez değil de bir gün beklettikten sonra ikram ederseniz daha lezzetli olur.

Zeytinyağlı yemek yaparken, kullanacağınız sebzelerin daha parlak görünmesini istiyorsanız, tencerenizin içini tuz ve limonla ovabilirsiniz ve servis esnasında üzerine biraz zeytinyağı gezdirebilirsiniz.

Zeytinyağlı yemek pişireceğiniz zaman yemek için gerekli yağın yarısını pişirme aşamasında kullanın. Kalan yarısını, yemeğin altını kapattıktan sonra üzerine gezdirin ve kapağını kapatıp bu şekilde soğutun. Böylece yemeğinizde zeytinyağının tadı ve aroması daha yoğun hissedilir.

Zeytinyağlı dolmaya kattığınız pirinç, fıstık ve baharatı kavurduktan sonra tencerenin kapağını hemen kapatıp 10 dakika demlendirin. Böylece demlenen pirincin içine baharatın kokusu iyice siner ve dolmanız daha lezzetli olur.

Zeytinyağlı yemek yaparken tencerenin dibinin tutmamasını istiyorsanız sebze yapraklarının saplarını tencerenin dibine kafes şeklinde dizip yemeği üzerine koyun.

Zeytinyağlı sarma yaparken iç malzemeyi kavurduktan sonra tencereyi ocaktan alıp, ince kıyılmış maydanoz, dereotu ve taze naneyi en son ilâve edin. Sarmaları sarıp tencereye dizerken ise, her katına sıvıyağ ve limon suyu katıp üzerini örtecek kadar su ekleyin. Önce harâretli, sonra kısık ateşte suyunu çekene kadar pişirin.

Barbunya pilâki, çok sulu olursa, içine bir miktar kıyılmış ceviz katabilirsiniz. Ceviz, hem suyunu alacak, hem de ayrı bir lezzet katacaktır.

Zeytinyağlı enginar yaparken, önce zeytinyağını 1 tatlı kaşığı unla kavurup diğer malzemeleri sırayla katın.

 

  PEYNİRLİ KIRMIZI BİBER SARMASI  

Malzemeler: 8 adet kırmızı biber 16 dal taze soğan

200gr. rendelenmiş beyaz peynir

1 su bardağı ceviz

4-5 dal maydanoz ve dereotu

2 yemek kaşığı zeytin yağ   Hazırlanışı: Biberleri, fırın tepsisinde diri kalacak şekilde közleyelim. Peyniri, cevizi, maydanoz ve dereotunu bir kâsede karıştıralım. Biberler soğuyunca, kabuklarını soyup çekirdeklerini çıkartalım. Soğan dallarını, kaynar suya atıp yumuşatalım ve rengini kaybetmemesi için ardından hemen soğuk suya koyalım. Peynirli harçtan biberlerin içlerine koyup sarma sarar gibi saralım ve soğan dalları ile bağlayalım. Üzerlerine bir yemek kaşığı zeytin yağ gezdirelim. Âfiyet olsun.

Ruşan Kavallı

Kalbiniz yaza hazır mı?

Posted on 07 Haz 2009 at 3:49pm

Kalbiniz yaza hazır mı?

  Uzun ve oldukça soğuk geçen kış aylarından sonra yazın ani gelişi ile yüksek seviyelere ulaşan sıcaklık özellikle kalp hastalaları açısından bazı riskleri de beraberinde getiriyor. Şimdiden önlem almakta fayda var…

Sağlık Servisi

Aslında sanıldığının aksine kalp hastalıklarının ilk belirtilerinin ortaya çıkması, kalp krizi, kalp yetersizliği alevlenmesi ve hastanelere kalp hastalığı nedeni ile yatış oranları kış aylarında yaza göre çok daha yüksektir.

 Kış aylarında hava kirliliği ve artan solunum yolları infeksiyonları özellikle kalp yetersizliğinde kötüleşmeye yol açarken, soğuk hava ve bu havalarda yapılan eforlar koroner arter hastalarında damar spazmlarına ve göğüs ağrısının ortaya çıkmasına, kalp krizine, hatta ani ölümlere yol açabilmektedir. Kalp hastalarının büyük bir kısmı yaz günlerinde soğuk kış günlerine göre klinik olarak çok daha rahattırlar ve yakınmaları daha azdır. Havalar iyileşirken yakınmaları açısından nispeten rahatlayan kalp hastaları işte özellikle bu dönemde dikkatli olmalıdırlar.

Skoru lehimize çevirmek elimizde

  Yüksek sıcaklıklar ve yüksek nemin beraberinde getirdiği sıvı kaybı sağlıklı insanları bile zaman zaman zorlarken, kalp yetersizliği olan kişilerde, kalp krizi geçirenlerde, koroner damar hastaları ve tansiyon hastalarında hiç de istemediğimiz kötü sonuçlara yol açabilir.

Egzersiz Şart

  Yaz aylarında bazı özel durumlar dışında hemen hemen tüm kalp hastalarına ağır olmayan düzenli egzersizler öneriyoruz. Burada önemli olan yavaş tempolu tercihen sadece yürüyüş ile eg-zersize başlayıp zorlanmadan ve kalp rahatsızlıklarının elverdiği yoğunlukta ve sürede egzersizin yapılmasıdır.

Bol güneşli, temiz havalarda doğayla daha yakın temasda olmak psikolojik olarak da tazelenmek kalp hastalarını bedenen olduğu gibi ruhen de gençleştirecektir.

  Yazla birlikte artan taze yeşil sebze ve meyvelerden bol bol tüketerek ağır, katı yağ ile yapılmış yemeklerden uzaklaşmak, sigaradan uzak durmak ve kalbimizle barışık olmak için uzun güzel yaz günleri bulunmaz fırsatlardır.

Her şeyin aşırısından kaçınmalıyız. Bunların başında günün sıcak saatlerinde güneş altında uzun süre kalmak gelmektedir.

Güneşlenmek ya da egzersizler ancak güneş ışınlarının etkisini yitirdiği akşam saatlerinde ya da nispeten serin olan sabah erken saatlerde yapılmalıdır.

  Aşırı sıcak vücut ısısını da arttırır. Vücut araba radyatörü gibi soğutma sistemini çalıştırmak için kan damarlarını genişletir, kalp hızını arttırır ve cilde daha fazla kan gönderir ve terleme ile ısıyı azaltmaya çalışır. Maalesef yoğun nemli havalarda terleme ile soğutma sistemi etkin çalışamaz. Damar genişlemesi ve kalp hızı artışına eşlik eden sıvı kaybı kalbi oldukça zorlar ve uzun süre bu koşullarda çalışan zorlanan kalpte mevcut problemler belirginleşip ağırlaşabilir. Göğüs ağrısı ortaya çıkabilir, kalp yetersizliği alevlenebilir ve tansiyon düşebilir. Bu nedenle başta su, meyve suyu, ılık çaylar olmak üzere bol sıvı alınmalıdır. Günde en az 2-2.5 litre sıvı içilmelidir.

Hastalık tatile girmez

Alkol ve kafein tüketiminden uzak durun..

Terlemeyi önleyen giysiler yerine açık renkli, rahat, bol, ince kumaşlar tercih edilmeli, şapka giyilmelidir.

Kalp hastalığı yazla birlikte tatile girmez bu nedenle doktorunuzla görüşmeden kalp ilaçlarınızı azaltmayınız, bırakmayınız. İdeal olanı yaz sıcakları yüksek derecelere ulaşmadan, uzun tatile, seyahate çıkmadan kalple ilgili kontrollerinizin yapılmasıdır.

  Yukarıdaki öneriler pekçok kalp hastası için geçerli olmakla birlikte çok çeşitli ve değişik ciddiyette kalp hastalığı olduğunu ve yaz için hastalığınıza ve size uygun en doğru önerileri sizi ve hastalığınızı yakından tanıyan doktorunuzun verebileceği unutulmamalıdır.

Kardiyoloji Uzmanı Doç. Dr. Ertan Ökmen

Sâliha Hanım

Posted on 07 Haz 2009 at 3:45pm

Sâliha Hanım

Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sâliha hanımlar hakkında birçok müjdeleri vardır.  Rasûlullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyorlar ki: “Sahip olunan şeylerin en efdali, zikreden bir dil, şükreden bir kalb, kocasının imanına yardımcı olan sâliha bir zevcedir.”  Başka bir hadîs-i şerifte de:  “Dünya geçici bir faydadan ibarettir. Onun fayda sağlayan en hayırlı şeyi, dindar bir kadındır. İyi kadın, kocasına karşı itaatli, çocuklarına karşı şefkatli olandır.” buyrulmuştur.  Gerçekten evi çekip çeviren, yuvayı kurup şenlendiren dişi kuştur. Kadın huysuz, aksi ve müsrif olursa o âilede huzur ve bereket olmayacağı gibi iyi huylu, dindar ve tasarruf ehli bir kadının da mutlu edemeyeceği bir yuva yoktur. Yuvanın asıl mîmarı kadındır.  Bu sebeple kadınların mânevî dünyaları çok önemlidir. Onlar ibâdetlerine, hayır, sadaka ve yardımlarına, hizmet ve vazifelerine bağlı olduğu kadar eşlerine, çocuklarına da ihtimam göstermelidirler.  Âile bütçesini denkleştirmek, erkeğin olduğu gibi hanımın da vazifesidir. Lüzumundan fazla yiyecek, içecek, kılık kıyâfet almamak; bir şekilde evde fazla hâle gelmiş bulunan yiyecek ve eşyaları israf etmeden ihtiyaç sahiplerine ulaştırmak en mühim içtimâî ve dînî vazifelerimizdendir. Zira fakir ve yoksulların gönlünü yapmak, hâneleri şenlendirir, rızıkları bereketlendirir.  Fakir ve garipleri sevindirmek için elden çıkardığımız eşyalar, eskimiş, yıpranmış, kimsenin dönüp yüzüne bakmayacağı şeyler olmamalıdır. Aksine gözümüzde kıymetli, gönlümüzde yer etmiş bulunanlardan fedakârlık yapmalıyız ki, verdiğimiz o eşyalarla birlikte gönlümüzdeki hırs, tamah ve bencillikten de kurtulalım.  Hanımların en önemli vazîfelerinden birisi de îmanlı evlâtlar yetiştirmek, güzel örnekler sergileyerek onların ruhunda kalıcı bir izler bırakmaktır. Bu davranışlar, bir ömürlük teşekküre lâyıktır.  Bunun için de bir hanımın her şeyden önce Allâh’a kulluğa ve takvaya son derece riâyet etmesi gerekir. Kendisi ibadete, namaza ve niyaza dikkat etmezse, çocuğuna ne öğretebilir ki?! Aynı şekilde yediğinde içtiğinde de helâl ve harama da îtina göstermelidirler.  Sâliha hanım, kocasını güler yüzle ve kapıda karşılamalı, evden çıkarken de güzel söz ve duâlarla yolcu etmelidir. Hülâsâ sâliha bir hanım, ilâhî kudretle genişletilmiş bir rahmet ocağıdır.  Cenab-ı Hak, yuvaları hayırlarla kurmayı, güzel nesiller yetiştirerek, ümmet-i Muhammed’e ve bütün insanlığa hizmetler ulaştırmayı cümlemize nasip etsin. Âmin!..

Zahide Topcu

Permalink  |  Tagged with:

Hazan Mevsimi

Posted on 07 Haz 2009 at 3:43pm

Hazan Mevsimi Küçük kız, hayata daha yeni adımlarını atmıştı. Etrafından habersiz, kuş seslerini kendine müzik yaparak, havada uçuşan kelebeklerle dans etmekteydi. Hayat, onun için bir oyundan ibaretti. Mutluluğu, elindeki küçücük bir bebekle yakalamıştı. Kendi içinde mutluluğu yakaladığı için de etrafındakilerin neşe kaynağıydı. Dudaklarındaki tebessümünü, herkese karşılıksız sunmaktaydı. Ona elem veren tek şey, küçücük bebeğinin yahut şekerinin elinden alınmasıydı. Kendisine: “-Hayatta en çok istediğin şey nedir?” diye sorduklarında cevabı: “-Oda dolusu çikolata!..”dan ibaretti. Yahut: “-Babanın sana ne almasını isterdin?” diye sorsalar, “Dondurma alsın yeter.” derdi. O küçücük yüreğinde hırstan eser yoktu. Bu çocuğun gündeminde, küresel ısınma, terör, enflasyon ve modadan da eser yoktu. Hiçbir zaman büyüyeceğini, karşı bankta oturan yaşlı nine gibi olacağını düşünemezdi. Belki de o hâli kendine yakıştıramazdı. Kendi kendine çocuksu sorular sordu: “-Acaba bu nine, hep böyle miydi, hiç benim gibi çocuk oldu mu, hiç bebeği olup oynadı mı? Veya bir çikolata için ağladığı oldu mu?” Küçük kız bu çocuksu düşünceler içindeyken kendisini izleyen yaşlı kadın, ağır adımlarla ona doğru yaklaştı ve kızın ipeksi saçlarına dokunmak istedi. Kız, buruş buruş olmuş ellerden ve alnındaki çile selinin bıraktığı izlerle dolu yüzden birden irkiliverdi. Yaşlı kadın, küçük kızın kendinden çekindiğini anladığında yüzünde acı bir tebessüm oluştu. Kızcağızın yanına oturdu. Sanki karşısında yaşıtı varmış gibi dili çözüldü ve başından geçenleri birkaç cümleye sığdırıverdi: “-Ey, eli-yüzü pamuk şekeri gibi olan güzel kız!.. Ben de bir zamanlar senin gibi çocuktum, herkesin göz bebeğiydim. Annem-babam gülücüklerimle hayat buluyordu. El üstünde tutuyorlardı beni… Büyüdüm, güzellikte parmakla gösterilir oldum. Herkes bana hayran kalırdı. Yaşıtlarım beni kıskanırdı. Bu hâl hiç geçmeyecek sandım. Yaşlıları görünce, «Ben böyle olur muyum acaba?» diyerek yaşlılığı kendime yakıştıramazdım. Ama gel gör ki, yaşlılık kapıyı çaldı. Ben de dâvetsiz gelen bu misafiri mecburen ağırlamak zorunda kaldım. İnsanların hayranlıkla baktığı gül yüzüm soldu, hazana döndü. Kadife gibi olan ellerim kurumuş yaprağa döndü. Elimden bir şeyler almaya çekinir hâle geldiler. Selvi boyum eğildi, iki büklüm oldum. Yüzüm toprağa döndü. Güzelliklerim bir bir kandil ışığı gibi söndü. Sen baharsın, ben ise baharı olmayan kış… Senin etrafında insanlar, benim etrafımda ise yalnızlık… Senin günlerin kısa, yılların uzun; benim ise günlerim uzun, yıllarım kısa… «Gençlik, çabuk geçer.» dediler, ama yaşlılık da çabuk geçiyormuş. Her gün toprağa bakan yüzüm, artık toprağın altına girmek istiyor. Her ân beni alıp götürecek misafiri bekliyorum, ne yazık ki, uzun yolculuğa yeterli azığım yok. Azıksız yola çıkan perişan olur. Şimdi oturup eğlence ile geçen ömrüme ağlıyorum. Heyhat, ne fayda… Gençliğimde ilim ve amel ağaçlarımı dikmediğimden, şimdi sığınacak bir gölge bulamıyorum. İşte dünyadaki bütün nasiplerini tüketmiş bir varlık olarak elimdeki asâ ile sonsuzluk yoluna doğru gidiyorum. Ben de senin gibi küresel ısınma, terör, kuraklık, moda, lüks çılgınlığı gibi mevzûlardan uzağım.” Küçük kız, sanki anlatılanların hepsini anlamış gibi yaşlı kadının elinden tuttu ve sıcacık tebessümüyle yaralı yüreğe son bir ümit ışığı sundu. Akşam oldu. Küçük kızın evi, misafirlerle dolup taşmıştı. Biri yaşlılardan konuşmaya başlayınca, anlatılanlara kulak kesildi. O hanım şöyle diyordu: Osman Yüksel Serdengeçti, fırtına gibi geçen ömrünün ardından yaşlılığında Parkinson hastalığına yakalanınca, şu düşündürücü sözleri söylemiştir: “-Hey gidi hey! Bir zamanlar ülkeyi karıştırıyordum, şimdi ise bir çayı karıştıramıyorum.” * * *

Hayat gelip geçiyor, tıpkı Mevlânâ’nın buyurduğu gibi: “Ey sâlik, aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!.” 

Hatice Şahin

Permalink  |  Tagged with: