Mayıs 11th, 2009

Küsüm, Küssün, Küsüz…

Posted on 11 May 2009 at 6:30pm

Bugün birliktesiniz diyerek kıymetini bilemeyebilir ve en ufak bir şeyde kalbini kırabilirsiniz eşinizin. Kusurlarını hoş görüp ciddi küslüklerden uzak durmak, ona güzel sözlerle hitap etmek, beklentilerine kulak vermek ve kıymetini bilebilmek nedense yanımızdayken tüm sevdiklerimize karşı ihmal edebildiğimiz davranışlar arasında. Bu ihmali eşimize yaptığımızda ise sonuç hem bizi hem de ailemizi ilgilendiren boyuta ulaşabiliyor. Zira ilgi, sevgi ve hoşgörüden yoksun bırakılıp kıymeti bilinmeyen eşler zamanla moral bozukluğunu çevresine yansıtabiliyor; bu da aileyi olumsuz etkiliyor. Ailenize ne kadar değer veriyorsunuz?

“Bana bu hatayı nasıl yapar; onunla şöyle bir hafta küs durayım da kendine çeki düzen versin” şeklinde küsme eğiliminde bulunan eşler evliliklerinde yaşayabilecekleri belki de en güzel yedi günü israf etmiş olmuyor mu böylece? Ona gerçekten çok kırıldığınızda duygularınızı küs durarak hissettirmeye çalışmanız ilişkinizi yıpratabilir. Dargınlık anında arada iletişim de yoksa eşlerin her biri kendince bir yorum geliştirebiliyor ve ne yazık ki bu yorumlar genellikle birbirlerinin aleyhine oluyor. Kötü zanla hareket edildiğinde ise olumlu iletişimin yolu kapanmış oluyor.

Şebnem Hanım’ın elli yıldır mutlu bir evlilik sürdüren babaannesinin kendisine evlenirken verdiği tavsiye dikkate değer mahiyette: “Yavrucuğum, sakın uzun süre küs durmayın. İlk dönemlerde sorunlar yaşanabilir. İyi niyetli olur ve uzun dargınlıklardan kaçınırsanız zamanla birbirinizi daha iyi tanırsınız. Evliliğiniz rayına oturur.” Şebnem Hanım ninesinin tavsiyesini dikkate aldığını ve belki de bu nedenle evliliğinin kritik uyum dönemini daha az sıkıntıyla geçirdiğini bildiriyor.

Eşinize uzun süre dargın durmayıp ona hoşgörüyle yaklaşabilmek için zihninizdeki olumsuz fikirlerin yerine, biraz düşünerek olumlularını koymak gerekiyor. Eşinizin hangi özellikleri sizi çok mutlu ediyor? Başkalarında olmayıp onda bulunan güzellikler neler? Bugün, evliliğinizi, birlikteliğinizi beslemek, güçlendirmek için neler yapabilirsiniz? Sahi evinizin günlük temizliği, saçınızın haftalık bakımı, arabanızın yıllık kontrolü… derken çok daha önemli varlığınız olan eşinizin ve onunla yaptığınız evliliğin bakımı adına bir şeyler yapmayı düşündünüz mü? Evliliğinizde güzellikleri artıracak nitelikteki eserlerden birkaç satır olsun okuyabildiniz mi? Tüm bu sorulara vereceğiniz cevaplar evliliğinizin ve eşinizin sizin için önemiyle paralel olacaktır.

Kıymeti bilinmeyen eş çabuk yıpranır

Evlilikte eşlerin birbirinin kıymetini bilememesi, ilişkilerini yıpratması aslında her ikisi için de bir sıkıntı vesilesidir. Kişinin hayat boyu hatta ahirette de birlikte olacağı eşini üzmesi, incitmesi, ona yük olup taşıyabileceğinden fazlasını istemesi hiç de akıllıca bir davranış değildir. Çevremizdeki yaşlı çiftlere baktığımızda eşlerin birbirlerine yaşlılıkta daha fazla ihtiyaç duyacağını gözlemleriz. Bu nedenle önemli olan, henüz gençken eşinin değerini bilmektir. Yılların meşakkatini göğüslemiş, Allah için sabretmiş olan eş gereğinden fazla yıprandığında ve erken yaşlandığında artık yapılacak çok fazla şey kalmamış olabilir.

Ailede huzursuzluğun kısa vadede önemli sonuçlarından biri ise psikolojik sorunlar. Eşinden yeteri kadar ilgi ve sevgi göremediğini düşünen eşler moral bozukluğu yaşıyor ve ailesi için verebileceği çok güzel nitelikleri olsa da bunları mutlulukları için kullanamaz hale gelebiliyor.

Kırgınlık hali eşlerin davranışlarına negatif etki yapacağından ailede huzursuzluk baş gösteriyor. Karşılıklı ilgi eksikliği ise giderek yuvada birliğin bozulmasına zemin hazırlayabiliyor. Böyle bir ortamda ruhsal veya fiziksel hastalıklara yakalanma olasılığı ise daha yüksek. öte yandan birbirlerini seven, koruyup kollayan ve birbirlerinin değerini bilen eşlerden oluşan ailelerde, üzüntü ve dargınlıklar yaz yağmuru misali kısa süreli ve geçici oluyor.

Unutmayalım ki Allah’ın huzurundan kovulmuş olan düşmanımız en çok eşlerin arasını açmak için uğraşıyor. Buna karşı Allah’ın yardımını da isteyerek eşinizin değerini bilmeniz ve küslükleri uzun tutmamanız en etkili savunmanız olabilir. Sevdiklerimiz hayattaysa ve birlikteysek buna şükretmeye, bize verilen nimetin hatırına küçük hataları hoş görmeye, birbirimizin değerini daha iyi bilmeye değmez mi?

Neslihan Beyhan

Günde kaç kez seni seviyorum dersiniz?

Posted on 11 May 2009 at 6:23pm

Günde kaç kez seni seviyorum dersiniz?

Elbette annenizi, babanızı, eşinizi, çocuklarınızı, torunlarınızı, yakınlarınızı, arkadaşlarınızı ve dostlarınızı seviyorsunuzdur… Peki, bunu onlara da söylüyor musunuz?.. Ya da şöyle sorayım: Günde kaç kez “Seni seviyorum” diyorsunuz? “Zaten biliyorlar” diyeceksiniz. Belki, ama ağzınızdan duymak eminim daha hoşlarına gidecek ve sizi sırf bu yüzden daha çok sevecekler. Bir gün Âlişân Efendimiz’e ashabdan biri gelmiş ve sokaktan geçen bir adamı göstererek; “Yâ ResûlALLAH, ben şu giden adamı çok seviyorum” demiş… Hazret-i Âlişan Efendimiz sormuş: “O bunu biliyor mu?” “Hayır, çünkü henüz söylemeye fırsatım olmadı.” “Git hemen söyle” buyurmuş, Âlişân. “Yarın söylerim” demezsiniz değil mi, sevgili dostlarım. Çünkü hiç kimsenin, hiçbirimizin “yarın”ı yoktur… Yarın gelir, ama biz söylemek istediğimizi söyleyemeyebiliriz… (Çünkü yarına kadar ölebiliriz) Ya da söyleriz, ama sesimizi duyuramayabiliriz… (Çünkü sevdiğimiz ölebilir) İyi bir dostum vardı: İyiydi, ama o iyilikten beklenmeyecek bazı patavatsızlıkları (kusurları) vardı… Çeşitli toplantılarda buluşurduk. Her buluşmamızda, “Şimdi şunu bir kenara çekeyim, şu patavatsızlıklarından kurtulmaya çalışmasını söyleyeyim” diye düşünürdüm. Ha “bugün”, ha “yarın” derken, söylemek istediklerimi bir türlü söyleyemedim… Ve bir sabah dostumun öldüğünü öğrendim… Ağladım: Çünkü dostumu ikaz etmeyi daima ertelediğim için, dostum kusurlarıyla birlikte ölmüştü. “Keşke” diye düşündüm, “söylemiş olsaydım.” Hayatımızda ne kadar az “keşke” varsa sevgili dostlarım, o kadar doğru yaşıyoruz demektir. Oğlum kansere yakalanmıştı… Günün birinde doktor bana “Tıp bitti Yavuz Bey” dedi… Tıbben yapılabilecek bir şey kalmadığını söylemeye çalışıyordu… Hayatla memat arasına sıkışmış buldum kendimi… Oğlumun yattığı odaya koştum, ellerini ellerime aldım ve göz yaşları arasında, “Seni çok seviyorum güzeller güzeli” diye fısıldadım, “Sakın beni bırakma.” Beni duyabiliyorken neden sık sık sarılmadığıma, onu sevdiğimi sık sık söylemediğime öyle bir pişman olmuştum ki, anlatamam. Neyse, Yaradan onu bize bağışladı ve sık sık sevdiğimi söyleme fırsatını buldum. Mezarlıklara gittiğinizde çevreden gelen seslere kulak verin: “Seni seviyorum” fısıltıları duyacaksınız… Bilin ki onlar, bu cümleyi söylemekte çok gecikenlerdir. Sevgiyi söylemenin çeşitli yol ve yöntemleri var, ancak bunların hiçbiri ölüm anına, yahut sonrasına ertelenmemelidir… Sevdiğinizin cebine küçücük notlar koyabilirsiniz… Cep telefonuna sevgi mesajı çekebilirsiniz… Yakınınızda bile olsa duygulu bir mektup yazabilir, çok istediği bir şeyi hediye edebilir, ya da ona bir şiir yazabilirsiniz… “Şair değilim” demeyin: Herkes kendince şairdir, bir şeyler karalayabilir, ve şiirle sevgi iletişimi en iyi yöntemlerden biridir. Yine de sevgiyi söylemenin en iyi yöntemi, sevdiğiniz insanın gözlerinin içine bakıp gülümsemek ve “Seni çok seviyorum” demektir… Bence en doğru, en kestirme, en etkileyici ve en geçerli yol budur. Yaşlı adam, karısının taze mezarının başına çömelmiş, bir şeyler mırıldanıyordu… Kızı kulak kabarttı. Babası mütemadiyen, “Seni seviyorum karıcığım, seni çok seviyorum” diyordu. Annesinin sağlığında babasının ağzından böyle bir sevgi sözcüğü duymadığı için çok şaşırdı: “Annemi bu kadar sevdiğini bilmiyordum baba…” Yaşlı adam kızına acı acı gülümsedi: “O da bilmiyordu, çünkü hiç söyleyememiştim…”

Yavuz Bahadıroğlu

Yavrum, Allah’ın Emâneti; Onu Nasıl Koruyabilirim?

Posted on 11 May 2009 at 6:09pm

Yavrum, Allah’ın Emâneti; Onu Nasıl Koruyabilirim? 

“Her doğan çocuk, Allâh’ın insanlardan ümit kesmediğinin işâreti olduğu gibi her yaşanan gün dahî o insandan ümit kesmediğinin işâretidir.” Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, insan insanlığından utanıyor. Her gün gazete sayfalarını çevirirken ürkmemek elde değil artık!.. Sömürülmüş çocuklar, tâcize uğramış bebekler, ruhların bedenlerinden tiksindiği hayatlar, hayvanlara kadar uzanan vahşet ve edebsizlikler!.. Merhum Âkif’in ifadesiyle: “Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!..” Sanki bu zamanı anlatmış. Bütün bu edebsizliklerin, yüz kızartıcı suçların kaynağı ne? İnsanlar, neden bu kadar insanlığından soyundu?

Tabiî ki, en başta, din duygusunun insanın eğitimine ve kalbine girmeyişinden dolayı… Atalarımız ne güzel söylemişler:

“-Kork, Allah’tan korkmayandan!..” diye…

Ebeveynler artık çocuklarını kime teslim edeceklerini bilemez oldular. Öğretmenden, doktordan, abiden, kardeşten, bakıcıdan, hizmetçiden korkar olduk.

Toplumun bu kadar bozulmasının en büyük sebeplerinden biri de “edeb”den uzaklaşmış olmamız. Bir hadîs-i kudsîde şöyle buyrulmuştur:

“Allah Teâlâ, Âdem -aleyhisselâm-’ı yarattığı vakit Cebrâil -aleyhisselâm- ona üç hediye getirdi: İlim, hayâ, akıl. Ona dedi ki: Ya Âdem!.. Bunlardan dilediğini seç!.. Âdem -aleyhisselâm- aklı tercih etti. Cibrîl -aleyhisselâm- hayâ ve ilme, makamlarına dönmelerini emretti. Haya ve ilim dediler ki: “-Biz, âlem-i ervâhta (ruhlar âleminde) hep beraber idik. Birbirimizden asla ayrılmayız. Ruhlar cesetlere girdikten sonra da aynı şekildedir. Ve akıl nerede olursa, biz ona tâbî oluruz. Cibrîl -aleyhisselâm- da öyle ise yerlerinize yerleşin!..” diye emretmekle akıl dimağda, ilim kalpte, hayâ da gözde yerleşti.”( Mahmud Sami Ramazanoğlu, Musâhabe) Göze yerleşen hayâ evlerimize giren televizyon sayesinde gözlerden kaçtı. Onun kaçmasıyla da meydan azgın nefislere kaldı. İşte bu yüzdendir ki, zaman, kendimizi ve âilemizi her türlü menhiyyattan koruma zamanıdır. Ne yapacağız, nasıl yapacağız, bu kötülüklere karşı çocuklarımızı nasıl uyaracağız?

Öncelikle eğitime, evlerimizden başlayacağız. Âile içi edebden… Cenâb-ı Hak, elhamdülillâh bize iki kız çocuğu ihsan etti. İlk kızımız doğduğunda, bir büyüğümüz beyime tavsiyede bulunmuştu. Onu sizinle paylaşmak istiyorum:

“-Oğlum, kız çocuğu çok kıymetlidir ve özeldir. Ona bu kıymetini ve özel oluşunu hissettirmek lâzım!.. Bu yüzden kız çocuğunu severken dikkatli olmalı!.. O, tabiatı itibariyle kendini çok sevdirir zaten… Aman sakın, kız çocuğunun her yerinden öpmeyin. «Çocuktur, bir şey olmaz!..» diye öpülürse, bu, ona alışır ve gözünde normalleşir. Kötü niyetli insanlar da ona yaklaştıklarında bunu fark ve idrâk edemez!..”

Ne ince bir düşünce, değil mi?!. Zaman öyle bir zaman ki, kız ve erkek çocuklar, tehlike karşısında eşit!.. Bu tehlike, ikisi için de geçerli, maalesef!..

Diğer bir husus da, giyim-kuşam!.. «Çocuktur, günah değildir!» düşüncesiyle çocuklara aşırı dekolte kıyafetler giydirilmekte!.. Bu, en büyük hatalardan birisi!.. Hatırlıyorum da, henüz ilkokula giderken kısa çorapla gitmek isterdik. Arkadaşlarımıza özenirdik de askılı kıyafetler giyebilmek için annemize yalvarırdık. Anneciğim ise, izin vermez ve yaşımıza uygun bir şekilde sebebini izah ederdi.

Çocukların çevrelerinden, arkadaşlarından etkilenerek bu tür talepleri olabilir. Ama mühim olan anne ve babanın, onları kırmadan, zekâ ve yaşlarına uygun bir şekilde ve tâvizsiz olarak durumu îzah etmeleridir. Böylece çocuklar, bu hareketin doğru olmadığını bilinçli bir şekilde kavrayacak ve göstermelik değil, her zaman için bu tür yanlışlara meyletmeyeceklerdir.

Geçen yaz, yolda giderken tesettürlü bir hanım, yanında da 6-7 yaşlarında minik kızı… Ama o küçücük çocuğun üstünde, askılı, göbeği açık bir tişörtle, altında bir mini etek!..

Şimdi diyeceksiniz ki, çocukların böyle kıyafetler giymesi, günah değil ki… Haklısınız, onlara günah değil, ama alışkanlıklar küçük yaşta başlar. Büyüdükçe de alışkanlıklar yerleşir ve değiştirmek zorlaşır. Söylemek istediğim, bir tesettürlü annenin, küçük çocuğunu da kendisi gibi bir tesettüre zorla sokması değil!.. Ancak o çocuğa, edeb ve mahremiyet sınırlarını gözeten şık kıyafetler giydirmek de mümkün, hatta gerekli!..

Bir arkadaşım anlatmıştı. Türkiye’ye gelmiş Danimarkalı bir mühtedî, insanlarımızın bu çelişkili hâlini görünce:

“-Tesettürlü hanımlar, kendi giyemediklerini kızlarına giydirerek herhâlde nefislerini tatmin ediyorlar!..” demiş.

Garip, ama sanki biraz gerçeklik payı da var, değil mi?!.

Ev içinde dikkat edilecek bir diğer edeb de, kız ve erkek çocukların yataklarını ve mümkünse odalarını ayırma zorunluluğu!..

Peygamber Efendimiz, şöyle buyuruyorlar:

“Çocuklarınıza yedi yaşındayken namaz kılmalarını söyleyiniz. On yaşına bastıkları hâlde kılmazlarsa, kendilerini hafifçe cezalandırınız ve yataklarını ayırınız!..” (Ebû Dâvûd, Salât, 26)  Belli bir yaşa gelen çocukların yataklarının ayrılması hususu da çok önemlidir. Sadece erkeklerle kızları birbirinden ayırmakla kalmamak, cinsiyetleri ne olursa olsun, olgunluk çağına yaklaşan bütün çocukların yataklarını ayırmak gereklidir. “Canım, bunların hepsi kız veya hepsi erkek; bir arada yatmalarında ne mahzur olacak?” diye düşünmek doğru değildir. On yaş, büluğ çağının sınırıdır. Erken gelişen bazı çocuklar, 9-10 yaşlarındayken ergenlik çağına girebilir. Cinsiyet duygusu gelişmeye başlayan çocukların yataklarının vakitlice birbirinden ayrılması, onların fizîkî ve rûhî gelişimi açısından çok önemlidir. Maddî imkânsızlık sebebiyle her bir çocuğa ayrı bir yatak temin etme imkânı yoksa, en azından vücutlarının birbirine temas etmemesi için ayrı örtüler kullanılmalıdır.

Bazı anne ve babalar, büyümüş olan çocuklarını kıramayarak, onları geceleri yatak odalarına, hatta kendi aralarına almaktadırlar. Bu da doğru bir davranış değildir. Kur’ân-ı Kerîm, evlatların, anne ve babalarının odalarına hangi vakitte ve nasıl gireceklerini izah etmiş ve basit görülen böyle bir konuda bile en hassas edeb kaidelerini koymuştur. Âyet-i kerîmelerde buyurulur:

“Ey iman edenler! Elinizin altında bulunan köle ve câriyeler ile henüz büluğa ermemiş çocuklar şu üç vakitte izin almadan yanınıza (yatak odasına) girmesinler: Sabah namazından önce, öğle sıcağında elbisenizi çıkarıp soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra… Bunlar sizin mahrem vakitlerinizdir. Bu vakitlerin dışında yanınıza izinsiz girerlerse, ne size, ne de onlara bir günah vardır. Çünkü sizler, her hâlükârda birbirinizin yanına girip çıkarsınız. İşte Allah sizin için kurallarını böyle açıklar. Allah ilim ve hikmet sahibidir.” (en-Nûr, 58-49) Başta anne ve babalar olmak üzere, âile içinde herkes; kıyafetlerine titizlik göstermelidir. Büyüklerin rehberlik etmek ve örnek olmak gibi sorumlulukları bulunduğu unutulmamalıdır. Son olarak çocuklarımıza; korkutmadan, paniğe kapılmalarına sebep olmadan, kötü niyetli insanlara karşı dikkatli olmayı da öğretmeliyiz. Onları, bozuk ortamlara, bozuk insanlara karşı uyarmalıyız. Ama nasıl?

Açıkçası bu iş belki de en zoru!.. Hem insanları tamamen kötülemeden, insanlardan ve insanlıktan soğutmadan ve hem de her türlü ihtimale karşı uyanık olmalarını sağlamak, cidden en çetin mesele!.. Anne ve babalar, kendi ferâsetlerine uygun bir dil geliştirmelidirler.

Belki size de ufuk açar, farklı bir fikir verir diye kızımla aramdaki sohbeti sizinle de paylaşmak istiyorum. Kızıma:

“-Yavrucuğum, en güzel elbisen hangisi, söyler misin?” diye sordum. Kızım:

“-Gelinliğim!..” dedi. Ben:

“-Hayır, daha güzeli var.” dedim.

“-Pembe elbisem…” dedi.

“-Daha da güzeli var.”

O örneklerini çoğalttıkça, ben «Daha güzeli var!..» diyordum. Nihayet pes etti:

“-Peki öyleyse, hangi elbisem?” diye sordu. Ben de:

“-Gelinliğinin aynısını veya daha güzelini bir terzi dikebilir. Ya da elbiselerinin daha güzelini satın alabiliriz. Ama sende öyle özel bir elbise var ki, onun aynısını ne terzi dikebilir, ne de daha güzelini çarşı-pazardan alabiliriz.” dedim. Kızım, iyice meraklanmıştı.

“-Hangi elbisem?” diye tekrar sordu.

“-Bedenin, yavrucuğum!..” dedim.

Durdu:

“-Nasıl yani?” dedi. İzah ettim:

“-Allah senin bedenini, sana özel yaratmış ve sana emanet etmiş. Allâh’ın sana özel verdiği bu hediyeyi çok dikkatli koru!.. Kimsenin ona bir zarar vermesine fırsat verme!..”

Sevinçle:

“-Anne, ne güzel bir elbisem var!..” deyiverdi. En azından taşıdığı emânetin biraz farkına varmış oldu.

Unutmayalım, muhterem ebeveynler!.. Çocuklarımız, bize Allâh’ın emâneti ve emâneti koruma sorumluluğumuz var. Bu vazife bize Allah tarafından yüklenmiş:

“Ey îmân edenler!.. Kendinizi ve âilenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..” (et-Tahrim, 6)

Allah cümlemize kendimizi ve âilemizi her türlü ateşten korumayı kolaylaştırsın!.. Nusret (yardım), Allah’tandır.   Üç Arkadaş Su, ateş ve nâmus arkadaş olmuşlar. Hep beraber gezerlermiş. Bir gün ayrılmak zorunda kalmışlar ve demişler ki: “-Birbirimizi tekrar görmek istersek, nasıl buluşacağız?”

“-Nerde çayır-çimen görürseniz, eşeleyin, ben oradan çıkarım!..” demiş su…

Ateş:

“-Ben de duman gördüğünüz yerdeyim.” diyerek yerini söylemiş. Sıra üçüncü arkadaşları nâmusa gelmiş. O içini çekmiş ve:

“-Arkadaşlar, eğer ben gidersem, bir daha geri gelmem!..” demiş

Rukiye Gönüllü

Permalink  |  Tagged with:

Zayıflatan Bitkiler ve Formüller

Posted on 11 May 2009 at 5:59pm

Zayıflamaya çalışan ancak bir türlü beceremeyenlere aşağıdaki bitkileri çay gibi demleyip içmeleri öneriliyor.

İştah azaltıcı: Mısır püskülü

Sindirim düzeltici: Karahindiba, aslan dişi, maydanoz, nane

Metabolizma bozukluğu düzeltici: Dereotu, papatya, ıhlamur, sultanotu

İdrar söktürücü: Akağaç yaprağı, kabalak, böğürtlen, ağaç çileği

Rejim yapmakta zorlanıyorsanız;

Her sabah aç karnına bir su bardağı limonlu su ya da greyfurt için.

İnce kıyılmış biberiyeyi bir litre suda kaynatın. Sabah-akşam birer çay fincanı için.

Bir çay fincanı kaynar suya dövülmüş 1 çay kaşığı marul tohumu atın, kısa bir süre demlenmesi için bekletin ve süzün. Sabah akşam birer çay fincanı için.

Bir çay fincanı kaynar suya dövülmüş 1 çay kaşığı at kuyruğu atın, kısa bir süre demlenmesi için bekletin ve süzün. Sabah akşam birer çay fincanı için.

Bir çay fincanı kaynar suya dövülmüş 1 çay kaşığı mısır püskülü atın, kısa bir süre demlenmesi için bekletin ve süzün. Sabah akşam birer çay fincanı için.

Bir çay fincanı kaynar suya dövülmüş 1 çay kaşığı ince kıyılmış papatya katın, kısa bir süre demlenmesi için bekletin ve süzün. Sabah akşam birer çay fincanı için.

Bir litre kaynar suya dövülmüş 1 avuç ince kıyılmış aslan dişi katın, kısa bir süre demlenmesi için bekletin ve süzün. Sabah akşam birer çay fincanı için.

Tibet Hekimliği Uzmanı Anarhan Nadirova

Permalink  |  Tagged with:

Fırında Brokoli

Posted on 11 May 2009 at 5:54pm

Malzemeler:

Yarim kilo brokoli

2 su bardagi süt

1 yemek kasigi un

Kasar Peynir

Tuz, karabiber

Hazirlanisi:

Brokolileri dallarindan ayirin tuz seperek haslayin.

Tepsiye yada borcama brokolileri yerlestirin.

Sosu icin tencerede biraz yag ve unu kavurun ve sütü yavas yavas ilave ederek sürekli karistirin.

Sosu cirparak brokolilerin üzerine gezdirin.

Üzerine kasar peynirle kaplayin.

200 dereceli firinda peynirler kizarincaya kadar pisirin.

 

Afiyet Olsun…