Nisan, 2009

Merhamet Ağı ve Aile

Posted on 29 Nis 2009 at 11:46pm

Merhamet Ağı ve Aile Herkesin bildiği gibi, zinciri oluşturan küçük  parçaların her birine halka denir. Pekalâ  zincir  halkalarının en önemlisi hangisidir? Hepsi  eşit midir? Veyahut da bu birkaçının arasında birincilik söz konusu mudur?

Örnekteki gibi insan hayatı da aslında bir zincirden ibarettir. Onun  hayat  zincirini oluşturan halkalar  vardır. Bebeklik, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık, bu zincirin belli başlı halkalarıdır. Her bir halka içinde  de ayrı ayrı  halkalar vardır. Bana göre zinciri oluşturan halkaların  en önemlileri; zincirin hakikî işlevini görmesi için dairevî bir hal alırken kenetlenen ilk ve son halkalardır. Bu halkalar onun fonksiyonunu tam tekmil eda  etmesine neden  olur. Bunlardan biri “insanın kendini tanıması”dır. Yaratılış  gayesini bilmesi, o çizgide  hayatını  düzenlemesidir. “Kendini bilen, Rabbini bilir” vecizesi, bu noktada üzerinde ısrarlı durulması gereken bir özdeyiştir.

İkinci halka ise, “insanın   ailesi”dir. Karı-koca ile başlayan, çocuklar ile genişleyen anne  baba, dede-nine ile farklı bir mahiyet  kazanan  aile. Aile hayatında fertler ne kadar birbirlerinin   hak  ve vazifelerine  karşı saygılı  olurlarsa, toplum da  o kadar sağlam olur. Faziletli  bireyler  yetiştirmek, öncelikle  sağlam esaslar üzerine kurulmuş ve huzurun hakim olduğu bir yuvaya bağlıdır.

Herkesin merhametten bahsettiği, ancak merhametten kimin ne kastettiği, hangi  konularda merhametli olunacağı sübjektiflik  arz eder. İnsan yaşamının hemen her   noktasıyla ilgili olduğu için, farklı söylemler geliştirilerek bu kavram anlaşılmaya çalışılmıştır. Dolayısıyla bu kavramın toplumun barış ortamı içerisinde, şiddetten uzak, sağlıkla ayakta kalabilmesi için anlaşılması, özümsenmesi ve çocuklara özümsetilmesi  gerekmektedir. Nitekim dünyanın gittikçe globalleşmesi, farklı kültür ve dinlerden  insanların bir arada yaşamasını zorunlu hale getirmiştir. Bununla birlikte günümüz  toplumlarında baş gösteren sosyal düzensizliklerin yanı sıra gelir dağılımındaki  dengesizlikler, ekonomik, siyasî, sosyal ve ahlâkî  bunalımlar giderek artmakta, insanlar  her geçen gün ümitsizliğe ve kargaşaya sürüklenmektedirler. Ahlâkî, sosyolojik ve kültürel çözülmeler nedeniyle gasp, hırsızlık, adam öldürme, aile içi kavgalar, boşanmalar, organize  suçlar, uyuşturucu ticareti ve nihayet ortaya çıkan psikolojik ve  sosyal  sorunlar  nedeniyle  insanlar  arasındaki  gerilim  giderek  artmakta, bunun   sonucunda  da  barış, merhamet  ortamı  yara  almaktadır. İşte bu noktada  merhamet kavramını doğru anlamanın, onu yerli yerinde kullanmanın ve ona işlerlik  kazandırmanın çok gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır.

Toplumsal hayatta  insanın huzur ve sükûnunun temini için gerekli bir takım ortak   şartlar vardır. Bireysel ya da toplumsal, her  aşamada  insan  yaşamının  en  etkili  unsurları  olarak  karşımıza  çıkan  bu şartlar; yeme, içme, giyinme, barınma gibi  fizyobiyolojik; adalet,  sadakat,  güven,  sevgi,  saygı,  anlayış, hoşgörü ve özellikle  merhamet, insanın  temel  değerlerini  amaç  edinen   değerlerdir. Merhamet  insan  hayatında  âdeta  bir binanın en değerli yapıtaşlarından birisi gibidir. Psiko-sosyal boyut  taşıyan  tutum ve  davranışlar, toplumsal  huzur, anlayış ve  barışın  sağlanması açısından daha  da  farklı  bir  kıymet  ve  değere  sahiptirler. Bireyi  topluma  bağlayan  ve bireyin toplum  içerisindeki  statüsünü  oluşturarak, toplumun  genel  görüntüsünü  ortaya  çıkaran  bu  değerlerinde,  elbette  farklı  yönleri  olacaktır. Bu  varsayımdan  hareketle, ihtiyaç  olarak  toplum  hayatında  “merhamet” olgusunun  apayrı  bir  yeri  vardır. (1)  Zira   merhamet   olmadan  toplumsal dinamikler, var  olma   yolunda  ciddî  şekilde  yara  alabilirler. Toplumsal  dengeyi  sağlamada  merhamet  olgusunun; toplum  ve  dünya  barışı  açısından  önemli  bir unsur  olduğu  rahatlıkla  söylenebilir.

İslâmın  öngördüğü  merhamet  tüm  yaratıkları  içine  alacak  kadar geniş  kapsamlıdır. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, yetimler, kimsesizler, hastalar ve yoksullar   başta  olmak üzere  tüm  insanlara  merhamet  göstermenin yanı sıra, diğer  tüm  canlılara da merhametli davranmak mü’minlerin görevidir. Yüzüne damga vurulmuş eşeği  görünce, “Bu hayvanı  dağlayana Allah lânet etsin” (2)  buyuran  Hz. Peygamber  (a.s.m.), bir hadislerinde de kedisini açlıktan ölmeye  mahkum  eden  merhametsiz  bir kadının, bu  davranışı  nedeniyle  Cehenneme  atılmayı hak ettiğini (3)  belirterek  merhametin   insanlarla  sınırlı  olmadığını  dile  getirir. Hayvanlara iyi bakılıp beslenmesi (4), zevk  için  dövüştürülmemesi (5,) nişan  atılan  hedefler yerine  konulmaması (6) yolundaki emirleri de  İslâm’ın  bu  konudaki  kapsamlı  bakışını  yeterince  ortaya   koymaktadır. (7)

Abdullah  İbnul  Amr  İbni’l-Âs (r.a.)  anlatıyor: “Resulullah  (a.s.m.)  buyurdular ki: Allah merhametli  olanlara  rahmetle  muamele  eder. Öyleyse, sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki; semada  bulunanlar  da  size  rahmet  etsinler. Rahim (akrabalık  bağı) Rahman’dan  bir bağdır. Kim  bunu  korursa  Allah  onunla  (rahmet  bağı)  kurar, kim de koparırsa, Allah  da  ondan  (rahmet  bağını)  koparır.” (8)

Zincirin  ilk  ve  son halkasının  merhamet  konusunda  etkisine  temas  edecek  olursak; insan, yaratılışının gereği bir toplum içinde yaşar. Yaşadığı sürece acziyeti nispetinde ihtiyaçlarla karşılaşır. İnsanın ihtiyaçlarını karşılama isteği, onu diğer insanlarla sürekli bir ilişki kurmaya yöneltir. İnsan bu münasebetler sırasında bir takım kurallara uymak mecburiyetindedir. İnsanlık tarihi göstermektedir ki, ferdin ve toplumun huzur ve ahengi için insanlar birbirleriyle olan ilişkilerinde bazı temel esaslara bağlı kalmışlardır. Bu temel esaslar din, ahlâk ve hukuk kuralları ile beraber, toplumun örf ve âdetlerinden kaynaklanır. Ancak insan toplum kurallarının neler olduğunu ilk önce aile ocağında öğrenmeye başlar. “Aile insanı sosyalleştiren, insan davranışlarını yönlendiren ilk eğitim müessesesidir. Bu sebeple insanî ilişkilerde ailenin rolü çok önemlidir. Onun içindir ki, atalarımız “İnsanı insan yapan evidir”  demişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri de “Merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum” diyerek ailenin  hakikatinin  üzerindeki  tesirini  bizlere  açık bir  şekilde  ifade  etmiştir. Beşeriyet  tarihinde, iman ile küfrün, hak  ile  bâtılın  mücadelesi  hiç eksik   olmamış, zaman  hak  bâtılın, iman  küfrün  zulmü  altında  kalmış, bu  zulüm  sosyal  hayatın  rengini  küfre  boyadığı  halde  ailenin, çocuğun  din  eğitiminde  oynadığı  rolün   mahiyetini  pek sarsmamıştır. Bir  millet  maddî  yönden perişan  hale  gelebilir,  fakat  kökü  güçlü  bir  cemiyeti  dünyada  hiçbir   kuvvet  yok edemez. İşte bu kök aile ocağıdır. Bir milleti ayakta tutan ona ölmezlik damgasını vuran  aile, bazı durumlarda devletten kuvvetlidir.

Aile  hayatının  temeli  sevgiye, emniyete, sadakate  ve  karşılıklı  anlayışa  dayanır. Bu  itibarla  aile yuvası  çocuk  din  eğitiminin  en  müsait  bir  muhitidir. Pürüzsüz, yalansız  bir  aile  hayatı  içinde  büyüyen  çocuğun  istidatları  iman  istikametinde  gelişir. (9) Dolayısıyla insan ilk manevî telkinlerini, ilk ahlâk prensiplerini ve ilk görgü kurallarını  evinde  öğrenmeye  başlar. Evde kazanılan  bu  ilk alışkanlıklar kolay kolay terk edilemez. Çünkü  insanın  en  çok  tesir  altında  kaldığı  devre  çocukluk  dönemidir. Çocuk iyi bir  alıcı  ve  yüksek  bir  taklit gücüne  sahip  olduğundan  uzmanlar çocuk  eğitimine, çocuk  dünyaya  gelmeden  önce  karnında  iken  başlanmalıdır  diyorlar. Bu  doğrudur. Zira  bir  atasözümüzde  “Ağaç  yaş  iken  eğilir”  denilir. Bu  söz  çocuk  eğitimine  çok  erken  başlanmasını  veciz  bir  ifade  ile  teyit  etmektedir.

İslâm  dininde  çocuk  eğitimi  temel  ve  ana  bir  konu  olarak  ele  alınır. Anne  babalar, çocuklarını  güzel  terbiye  etmede  sorumlu tutulmuşlardır. Bir  hadis-i  şerifte: “Hepiniz  çoban  ve  muhafızsınız, maiyetinizde  bulunanların  hukukundan  mesulsünüz…” (10)  buyurulur.  Yine “Ey  iman edenler! Kendinizi ve ailenizi ateşten koruyun.” (11) ayeti gibi Kur’ân-ı Kerim’de  bu vazifeye işaret  edilen bir çok emirler mevcuttur.

Canlılar  âleminde  ebeveynine  en  fazla  ihtiyaç  duyan  varlığın  insan  olduğu da bilinmektedir. Dolayısıyla ailenin; insan varlığının   kaçınılmaz  bir sonucu  olarak ortaya  çıkan  tabiî bir  kurum  olduğu  söylenebilir. Nitekim  insanlar arasında ikili  ilişkilerin başladığı  ilk mekânın aile ortamı olduğunu  başta eğitimciler olmak üzere hemen herkes  kabul  etmektedir. Aile ortamı, bireyin  ebeveyn, kardeş, dede ve  nine  ilişkileri doğrultusunda  psiko-sosyal yaklaşımlar  sergilemeye başladığı  ilk mekândır.

Bu  noktadan hareketle, kişiyi  bireysellikten  kurtarıp, ikili  ilişkiler dünyasına  sevk eden bir mekanizma olması hasebiyle aile ortamının, merhamet açısından  ehemmiyeti  kaçınılmaz  bir yapıda  olmalıdır. (12) Aile  ortamını  paylaşan  insanlar  arasında  her  ne  kadar  nesep  yönünden  bir yakınlık  söz  konusu  olsa  da; yaş, cinsiyet, psiko-sosyal  açıdan  farklı  insanların  oluşturduğu  bu  birimde  bir  takım  sorunların  olabilmesi  pek  tabiîdir.

Dolayısıyla  toplumun  temel  taşı  olma  hüviyetine  sahip  böyle  bir  noktada  sayıca  az  da  olsa, farklı  sîmaların  bir  arada  bulunabilmesi  konusunda  Kur’ân’ın  ortaya  koyacağı  merhamet anlayışının niteliğine bakılmasında yarar olacağı düşünülmektedir.

Burada şu hususun altını çizmekte yarar vardır. Zira ailede asıl olması gereken, sevgi ve  saygıya dayalı bir birlikteliğin kurulmasıdır. Öncelikle temel ilke olarak  bunların   bulunması esas olmakla birlikte,  merhamet de, bu  hususiyetlerin canlı  kalmasına  katkıda bulunan bir değerdir.  Bireyi  topluma  kazandıran  ve  sosyal  yaşama  hazırlayan  aile, toplumun  temel taşı, sevgi ve  huzurun  kaynağıdır. (13) Bu  açıdan  güçlü, kuvvetli, huzurlu  ve mutlu  bir  toplumun  ilk  yolunun  aileden  geçtiği  söylenebilir. Fakat, her  ne  kadar  aileyi  oluşturan  üyeler  anne-baba, çoluk-çocuk, kardeş, ağabey, abla  gibi  birbirine  yakın  bireylerden  oluşuyor  olsa  da, her birinin  ayrı  bir  fıtrat  ve  psikolojik  yapıya  sahip  olduklarının  unutulmaması  gerekmektedir. Bu  nedenle  böyle  birbirinden  farklı  insanların  bulunduğu  bir  ortamda  farklı düşünce, anlayış ve davranışların tepkilerin  olması da doğal kabul edilmelidir. Böyle olmakla  birlikte  insan  unsurunda kaynaklanan farklılık dereceleri ve sınırlarının  tespit edilemeyip, doğal  sınırların aşıldığı durumlarda  aile içerisinde bile çok  ağır problemler yaşanabilmektedir. Aile bireyleri arasındaki bu farklılıklardan kaynaklanabilen sorunların, zaman zaman düşmanlık  derecesine kadar varabildiğini bugün de müşahede  edebilmek  mümkündür. Ailenin  üyeleri soy ve nesep yönünden aynı etnik yapıya  sahip  olsalar da, her insanın çift yönlü (iyi veya kötüyü yapabilme  donanımlı) bir varlık olduğu unutulmamalıdır. Ve her iki tarafın da zaman zaman hata yapabileceği kabul  edilmelidir. Bu durumlarda aşırılıklardan  kaçınılarak, farklı  anlayışlara, görüşlere ve tepkilere merhamet ile yaklaşımı içeren insanî özelliklerin harekete  geçirilmesi  gerekmektedir. Nitekim ailenin iki temel unsuru olan kadın ile  erkeğin  birbirlerine karşı bir takım hak ve  sorumlulukları vardır. Bunlar, beşerî ve hukukî olduğu kadar aynı zamanda dinî nitelikli, İlâhî buyruklardır.

“İslâm’da evlilik birliği  kendine  has  sorumlulukları olan  bir  beraberliktir. Bu  beraberlikte  Allah’ın  tayin  ettiği ve Peygamberimizin tarif ettiği sınırlar aşılmamalıdır. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da evlilik birliğine “hududullah” denilir. Bu Allah’ın tayin ettiği  sınırlar çerçevesinde evliliği sürdürmek demektir. Ailenin saadet ve huzuru, eşlerin  birbirine karşı sevgi ve güven duymasına bağlıdır. Bu bağlılığı devam ettirmek yukarıda  ifade  ettiğimiz  beşerî, hukukî ve Allah’ın tayin ettiği sınırları aşmamakla  sağlanabilir. Bunları aşmak evliliği yıkmaktadır. (14) Nitekim Kur’ân, “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve  çocuklarınızdan size düşman olup sizi ibadetten alıkoymak ve günaha sevk etmek isteyenler vardır. Onlardan sakının, fakat onları affeder, kusurlarına  bakmaz ve bağışlarsanız, muhakkak ki, Allah da  çok bağışlayan ve çok merhamet edicidir” (15) mealindeki ayetle böyle bir aileye dikkat çekmektedir. Aile düzeninin bozulmaması, sağlıklı bir şekilde yürümesi için eşlere çok önemli  görevler düştüğü bilinen bir gerçektir. (16) Toplum  düzeninin aileden başlaması nedeniyle  aile içi ilişkiler, karşılıklı anlayış ve merhamet çerçevesinde cereyan etmelidir. Bu  nedenle, “Ey iman edenler! Kadınları, ölen kocalarının mirası gibi görüp onlara zorla vâris olmanız size helâl değildir. Boşamak istediğiniz kadınları da, onlara verdiğiniz mehirden birazını kurtarabilmek için sıkıntıya sokmayın. Ancak onlar apaçık bir fuhuş işlemişlerse bu müstesnadır. Onlarla haklarını gözeterek ve güzellikle geçinin. Eğer siz onlardan hoşlanmayacak olsanız bile, olur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır yaratır” (17) mealindeki ayetin son kısmında yer alan, “Onlarla haklarını gözeterek ve güzellikle geçinin. Eğer siz onlardan hoşlanmayacak olsanız bile, olur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah pek çok hayır yaratır”  bölümünün, kurulu bir aile düzeninin basit bir takım maddî  eksiklikler nedeniyle  yıkılmaması için gereken gücün ortaya  konulmasını çağrıştırdığını  söyleyebiliriz. Bu  bağlamda ayetten; her iki tarafın farklı psikolojik yapıda olmaları hasebiyle zaman  zaman birbirinin hoşlanmadıkları şeyleri yapabileceklerinin doğal olduğu ve dolayısıyla  merhametten ayrılmamaları gerektiğinin vurgulandığı şeklinde bir görüşe varmak  mümkündür. Taraflar merhametle davrandıkları müddetçe hoşlanılmayan yönlerin  zamanla diğer güzelliklerle tedavi etme yönüne ulaşabilecekleri söylenebilir. Zira herhangi  bir insanda, istenilen her şeyi bulmak tamamen olanaksızdır. Bu nedenle merhamet  noktasında kendi istek ve anlayışlarımızın ötesinde muhataptaki diğer güzellikleri fark edip, merhametle yaklaşmak gerekir. Önemli olan hoşa gitmeyen davranışa hoşa gitmeyen davranışla karşılık vermek değil; hayırla,  güzellikle, merhametle  yaklaşmaktır. Nitekim bu tür yaklaşımlar, Allah’ın eşler arasında bir güzellik ve  hayır yaratmasına  vesile  olacaktır. Merhamet çevresinde keşfedilebilecek güzellikler, eşler arasındaki  sevginin yeniden  canlanmasına ve sevgi de onları mutluluğa götürecektir.  Merhamet insanları psikolojik, bireysel veya sosyolojik açıdan etkileyen ve derinden ilgilendiren  meselelerde var olmalıdır. Necip Fazıl Kısakürek’in Reis  Bey isimli  kitabında merhametin, acıma  duygusunu önemi, nasıl ve kimlere gösterileceği Reis Bey’in diliyle şöyle anlatılır: “Acıyanlar ve acınanlar derneği kuralım. İki taraf iç içe… Zaten ikisi de  bir. Acımalıyız  ki,  acınalım. Onun için, hakim, avukat, muharrir, profesör, tüccar, işçi, mühendis, sanatkâr, doktor bizi kucaklayanlara, buyurun diyeceğiz; buyurun, acımayı, acımaya erişmeyi   cemiyete başlı başına şifa kabul edenler, kadromuzda birleşsin!..” “Acımayı  nasıl  gerçekleştireceğiz?” “Katilin tezgâhtar, hırsızın kasadar, dolandırıcının tahsildar olacağı işlere  verileceksiniz. Bu dava uğrunda mağaza mağaza, fabrika fabrika, yazıhane yazıhane gezip  dolaşalım. Saklı parayı çarpan yan kesici, bakalım açıkça eline teslim edilene ne yapar? Korunanı vuran katil, görelim bağrını açanlara ne yapar? En derin anlayış merhamettir. Giden  akşamları, yumru yumru ellerin yılankavî sınırladığı kuytu mahallelerde  dolaşın; aralarda, sokak ortalarında ağlayan çocuklar göreceksiniz; onlardan ağlamayı  öğrenin. Hastahane önlerinde, adliye koridorlarında, hapishane kapılarında, yazıhane  eşiklerinde, maden kuyularında, tarla  hendeklerinde… Daha  nerelerde, nerelerde? Kansızlıktan  kurumuş bir insanlık kaynaşıyor. Seyredin ve ağlamayı öğrenin. Ağlayın, çocuklar!.. Mazlumun, kendinde kıyılana, zalimin de kendinde kıydığına ağlayın! Mazlumun hesabı  görülür; ya zalimin  kaybettiği?..” (18)

1. Aslan, Kur’ân  ve  Hoşgörü, s.16-17. 2.  Müslim, Libas, 107. 3. Buhari, Edeb,18/27; Müslim, Fezail, 65. 4. Ebu Davud, İsti’zan, 39. 5. Ebu  Davud, Cihad, 51; Tirmizi, Cihad, 30. 6. Müslim, Sayd, s. 59. 7. Şamil  İslâm  Ansiklopedisi, s. 29. 8. Tirmizi, Birr, 16, Ebu Davud, Edeb, 66. 9. Kemalettin Erdil, Aile Okulu, s. 7. 10. Riyazü’s Salihin, cild:1, s. 337, 2. baskı. 11. Tahrim Suresi, 6. 12. Aslan, s.251 13. Rum Suresi, 21. 14. Bekir Topaloğlu, İslam’da Kadın, s.72. 15. Teğabun Suresi, 14. 16. Eşler arasında riayet edilmesi gereken durumlar hakkında bkz. M. Zeki Duman, Adab-ı Muaşeret, s. 111-145. 17. Nisa Suresi, 19. 18. Necip Fazıl Kısakürek, Reis Bey, s. 86-87.

  Hilâl Çorbacıoğlu

Bizim Aile Dergisi

Permalink  |  Tagged with:

Sevginin dili

Posted on 29 Nis 2009 at 11:34pm

Sevginin dili    “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” Hadis-i şerif

Sevgi, insanın yüreğine Cenab-ı Hak tarafından lütfedilmiş en güzel duygulardan biridir. Genel anlamıyla bir varlığa ilgi duymak ve bu ilginin neticesinde kalpte hoş bir lezzet hissedip; ilgi duyduğu varlığa yakın olma isteği uyandıran bir duygudur. Kısacası kalbin kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesidir.

İnsan fıtratına derç edilmiş tüm duygular gibi sevginin de doğru kullanılması gerekmektedir. Sevginin kime, neye, ne zaman ve nasıl yöneleceği ve bunun sınırının ne olacağı gibi bir takım ölçülerin olması gerekir. Nasıl ki, öfke duygusunun yersiz ve zamansız kullanılması insana zarar verirse sevginin de zarar verebileceği bazı noktalar vardır. Örneğin gayrı meşru bir netice verecek sevgi bizi günaha, manevî açıdan sorumlu olabileceğimiz bir suçun içine atabilir. Kısacası Allah rızasının dışında bir sevgi taşımamız ahiretimizi etkileyecek ölçüde zararlı olabilir.

Vicdanımıza, “Sevgimle Allah’ın rızasını nasıl kazanabilirim?” veya “Benim sevgim İslâm dinindeki sevgi anlayışına uygun mudur?” gibi bir iki soru sorarsak vicdanımızdan gelen sesle sevgi noktasında nerede olduğumuzu anlayabiliriz belki. Sevdiğimiz her kim ve ne olursa olsun önemli olan onda ne gördüğümüzdür. Eğer sevdiğimize bakarken kalbimize huzur ve ferah, aklımıza Yaratıcı ve Peygamber Efendimiz geliyorsa problem yok. Peki, ya gelmiyorsa? İşte sorun burada başlıyor. Bu eksiklik belki sevgi konusunda yeterince bilgi sahibi olmamamızdan, belki de sebeplere takılıp kalmamızdan kaynaklanabilir. Sevilen ve sevilmeyen her varlığın Rabbi Allah’tır. O sonsuz kudretiyle âlemlerin Rabbidir, her şeyin Yaratıcısıdır. Sevdiğimize can veren de sevdiğimizin canını alacak olan da Odur. Sevdiğimizi kaybetmek istemeyeceğimiz için aklımıza bâki âlemde de onunla olmak gelmelidir. Bâki âlemde sevdiğimize -sevdiklerimize- kavuşma ümidiyle Yaratıcıyı tanıyıp, her işe Onun adıyla başlayıp, rızasını kazanma yolunda ilerleyip cennetine girmeye lâyık olmak isteriz. Bu nedenledir ki, sevgimiz aklımıza Allah’ı ve sevgililer sevgilisi Peygamber Efendimizi (a.s.m.) getirmelidir.

Sevgiye o kadar küçük bir pencereden bakıyoruz ki, sevgiyi sadece beşerî aşkla sınırlandırıyoruz. Oysa küçücük kalbimizde o kadar büyük sevgilere yer var ki, bir çok sebeple gözümüze perdeler indirmişiz ve hakikati göremiyoruz. Kalbimiz yaratılan her şeyi ve bu vesile ile Yüce Yaratıcıyı sevmeye müsait bir potansiyeldedir. İnsan dışındaki yaratılmışları sevmek bizim için sevgi sözcüğünün manasının dışında kalıyor belki de. Halbuki Yunus Emre’nin “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” sözünü kendimize rehber edinirsek, sanırım sevgiye daha büyük pencerelerden bakacağız ve bunun neticesinde Allah sevgisine giden yolda, gözümüzün önüne kalın siyah perdeler indirmeyeceğiz. Zaten yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevmek, Muhabbetullah yolunda emin adımlarla ilerlemek demektir. Bu vesileyle cennette sevdiklerimizle güzel bir hayat yaşarız inşallah. Unutulmamalıdır ki, Sevgililer Sevgilisi Peygamber Efendimiz Habibullah (a.s.m) buyuruyor ki “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”

Günümüzde sevgi denilince akla hep cinsellik gelmektedir. Bu sevgi meşru dairede olursa bunda bir problem yoktur. Ancak özellikle Sevgililer Günü denilince akla flört ya da nikâhsız beraberlikler gelir. Sevgililer Günü uydurmacasıyla nikâhsız beraberlikler meşru ve gayet doğal gösterilmeye çalışılmaktadır. Hatta 14 Şubat günü “Bugün Sevgililer Günü ve benim bir sevgilim bile yok” kabilinden sözler işitmemiz bu günün acı neticelerinden biridir. Sanki herkesin bir sevgilisi olmalı ve onunla bir şeyler paylaşmalıdır. Oysa karşı cinse duyulan muhabbetin en güzeli helâl dairede olanı ve bu sevginin neticesinde Allah rızasının kazanılmaya çalışılanıdır.

Bediüzzaman Hazretleri bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebedisini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır.” Aile yuvalarındaki sevgiler helâl dairede oldukları için tatlı lezzetler taşır ve inşallah cenneti beraberce kazanma yolunda bir vesile olur.

 

Süleyman Beydilli

Permalink  |  Tagged with:

Küsmüsün? / Muammer Erkul

Posted on 29 Nis 2009 at 7:06pm

Hadi bana cevap ver: Ölerek seni terk etmem ile; Küserek beni terk etmen arasında ne fark var? * Şu fark var, bu iki terk olunuş arasında: Biri, her ikimizin de irademiz dışında Yani elinde olmadan ve yani elimde olmadan; deriin ve gittikçe derinleşecek bir acı söküp alıyor beni senden Diğerinde ise; Bilerek İsteyerek İraden dâhilinde ve aklın başında olduğunu iddia ederek; Olmayışa atıyorsun, savuruyorsun beni! * Bu kadar mı geniş hayatın? Bu kadar mı bitmez zamanlara sahip olduğunu sanıyorsun? * Hayat, ince bir ip üzerinde yürümek gibi zor aslında! Bir cambaz, ip üstünde yürürken; değneğine bir kuş konsa veya konmuş kuşlardan biri uçsa düşüyor, yere çakılıyor! Bir kuş kadar da mı ağırlığı yoktur hayatında; küstüğün kimsenin? Düşersin sonra! Çakılırsın sonra ve “söy-le-me-din” diyemezsin! * Benim için; “bir zamanlar vardı” demenle sana ne kazandırabilirim?

Ben, eğer sana bir şeyler katacaksam; “işte varım” diyebiliyorken yapabilirim ancak bunu! Sana bir şey fısıldamama izin ver: “İşte, varım!”

*

Küsmek; yaşayanı ölü kabul etmektir! Küsmek; aramızdaki alışverişi öldürmektir! Hadi şimdi bana cevap ver: Ölerek seni terk etmem ile; küserek beni terk etmen arasında ne fark var?

Muammer Erkul

Bu Yazinin bende cok güzel bir anisi var, sizlerede bu güzel yaziyi paylasmak istedim… Meryemce.

Permalink  |  Tagged with: ,

Bulamazsın / Osman Yüksel Serdengeçti

Posted on 29 Nis 2009 at 6:54pm

Bulamazsın

Bir kere inkâra düştün mü yavrum, Kendini aşmaya yol bulamazsın. Vehimler şüpheler bozar ruhunu, Seni kaldıracak el bulamazsın…

Elbet dünya döner, bizde döneriz, Bir müddet parıldar sonra söneriz… Yükseklerden enginlere ineriz Halinden anlayan dil bulamazsın.

Ömür akar gider yokluk gölüne İnsanoğlu düşmüş serap çölüne Hayat benzer bir gecelik geline Kendin gibi akan sel bulamazsın

Ektiğin tohumlar bir türlü bitmez Müşkülü yenmeye bir ömür yetmez Kuş olsan uçsan da yine kâr etmez Arasan konacak dal bulamazsın…

Osman Yüksel Serdengeçti

Ev hanımları da psikolojik savaş mağduru

Posted on 29 Nis 2009 at 6:44pm

Ev hanımları da psikolojik savaş mağduru

Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Ev hanımlığını küçültmek, psikolojik bir savaş taktiğidir” ——————————————————————————– Prof. Dr. Nevzat Tarhan, ev hanımlarının psikolojik savaş mağduru olduğunu ifade ederek “Ev hanımlığını küçültmek, psikolojik olarak yapılan bir savaş taktiğidir. Kadını iş hayatına sokup tüketime katarak ve hanımları cinsel sömürü objesi haline getirerek onların değerini azaltmaya çalışıyorlar. Üstün kültürler farklı olan insanları kendine benzetmek için onlardaki bazı değerleri yozlaştırıp küçülterek karşı tarafta aşağılık ve eksiklik duygusu oluşturmak isterler. Böylece kendisine benzetmeye çalışırlar.” dedi. Prof. Dr. Nevzat Tarhan, aylık genel kültür dergisi Moral Dünyası’na ev hanımlığı ile ilgili önemli açıklamalarda bulundu.  Ev hanımlığını küçültmenin psikolojik olarak yapılan bir savaş taktiği olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Üstün kültürler kendilerinden altta kalan kültürleri kendine benzetmek için birtakım taktikler uygular. Bu tip üstün kültürler farklı olan insanları kendine benzetmek için onlardaki bazı değerleri yozlaştırıp küçülterek karşı tarafta aşağılık ve eksiklik duygusu oluşturmak isterler. Böylece kendisine benzetmeye çalışırlar. Bu, Hollywood kültürünün dünyada etkisini yaygınlaştırmak ve tüketimi artırmak için yapılan bir plandır. “Bir moda çıkaralım tüm dünya alsın” diyen bir tüketim ekonomisinin felsefesi vardır burada. Bunun için sinema etkili bir silah olarak kullanılıyor. Buradaki tek tipleşmede ve yozlaşmada sinemanın büyük bir etkisi var. Kadını iş hayatına sokup tüketime katarak ve hanımları cinsel sömürü objesi haline getirerek onların değerini azaltmaya çalışıyorlar. Bu şekilde insanların merak ve ilgisini bu yöne çekmeye çalışıyorlar. ABD, dünya nüfusunun yüzde 5′ni oluşturmasına rağmen kaynakların yüzde 25′ini kullanıyor. İnsanlar bunun farkına varamazsa bu üzücü durum devam edecektir.” dedi.

Psikolojik ve kültürel savaş ortamında, ev hanımlığının korunması için öncelikle yapılması gerekenin ev hanımlarının özlerini kaybetmemesi olduğunu ifade eden Prof. Dr. Tarhan, “İyi çocuk yetiştirmek ve annelik yapmak iyi bir fabrika kurmaktan daha kıymetlidir. Anneliğin değerini düşüren topluluklar kendilerine zarar veriyor. Anneliği bu yüzden en önemli meslek olarak görmek gerekiyor. Hatta devletimizin onlara zorunlu sigorta yapması gerekiyor. Bu onların özgüvenini artıran bir uygulama olacaktır. Böyle yapılırsa evde kadının çocuğuyla ilgilenmesi külfet olarak algılanmayacaktır.” şeklinde konuştu.

 

Ev hanımlığını değersizleştiren feministler

Ev hanımlığını değersizleştirenlerin feministler olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tarhan, “Feminizm, kadın erkek ilişkilerini kadın-erkek çatışmasına dönüştürdü. Feminizm, kadının özgürleşmesini evden çıkıp iş hayatına atılmasına bağladı. Bunun sonucunda da ev hanımlığı meslek olarak değersizleşti. Ev hanımlarının bu konuma gelmesinin ana nedeni modernizmin getirdiği tezlerdir. Kapitalist sistemde “üretim yaptığın kadar” değerlisindir. “Kadın çalışırsa özgürdür, üretime katılmalıdır” tarzındaki düşünceler ev hanımlığını değersiz gördü.” dedi.

 

Çözüm, anlaşma yapmada

Bir evde kadınla erkeğin beraber çalışma zorunluluğu varsa evdeki işlerin yine kadına kaldığını, bunun da kadını yıprattığını ifade eden Tarhan, şunları söyledi: “Süreç kadının aleyhine işliyor. Erken yıpranmasına sebep oluyor. Fazla yıpranmayan erkek belli bir müddet sonra “dünyaya bir kez geldim, yaşamak istiyorum” diyerek eşinden ayrılmak istiyor ve yuvalar dağılıyor. Bu durumda kadın da mağdur oluyor. Böyle olmaması için evliliğin ilk aşamasında çiftlerin evde işleri paylaşması gerekiyor. Bir gün sen bulaşığı yıkacaksın, bir gün ben yıkayacağım gibi. Bunun açıkça konuşulması gerekiyor. Kadın eğer bu işleri yetiştiremiyorsa, erkek de evliliğinin yürümesi için bunu yapmak zorunda.”

 

Erkek, kadını anlamak için kendini geliştirmeli

Evlilik süresince erkeğin kendinde eksik olan yönlerini geliştirirse kadını anlayabileceğini söyleyen Prof. Dr. Tarhan, bu durumu şöyle izah etti: “Erkekler olayların sonucuna bakar, sürece bakmaz. Estetik algılaması daha düşüktür. Mesela alışverişe gittiğinde erkek bir şeyin “ucuz ve kaliteli” olmasını isterken, kadın “hoş ve güzel” olsun der. Estetik algısı kadında daha öncedir. Kadın kendini iyi hissetmediği, problemin var olduğu bir anda sonuçtan çok süreçle ilgilenir, yani neyden çok nasıla bakar. Erkek, sorunu bir an önce çözmek isterken, kadın çözümden çok süreçle ilgilenir. Kadın, sıkıntıyı gidermek için sorunu çözmekten çok paylaşmayı ister. Biyolojik olarak bu böyledir. Eğer kadınla erkek birbirini anlamak isterlerse yapması gereken şeyler vardır. Kadının sonuçlara daha önem veren bir anlayışı benimsemesi gerekirken, erkeğin de estetik algısını geliştirmesi gerekir. Bunu yaparlarsa çiftler birbirini tamamlar. Erkeklerin algı karakterli, atak ve cesur bir yapısı vardır. Kadın da genetik olarak çocuklara annelik yapmaya daha uygun olduğu için korkuya ve estetiğe duyarlıdır. Kadın beyni duygusal eğilimlidir. Ona göre programlanmıştır. Kadın ve erkeğin birlikte mutlu olması için erkeğin zihnine duyguyu, kadının ise zihnine mantığı katması gerekiyor. Böyle olmazsa aile arasında çatışma yaşarlar.”

 

Ev hanımlarına yeni sıfat: Aile mühendisi

Moral Dünyası dergisinin, “Ev hanımlığı” tabirinin içinin gerek toplum gerekse fertler tarafından bir şekilde boşaltıldığı, ev hanımlığına “Aile Mühendisliği” gibi bir yeni bir sıfat verilmesinin toplumda ne gibi bir etki oluşturacağını sorması üzerine Prof. Dr. Tarhan, şu cevabı verdi: “”Aile Mühendisliği” aslında ezber bozacağı için söylenebilir. Ama kabul edilip tutar mı bilemiyorum? “Aile Mühendisliği” konuyu tartışmak için söylenebilir. Ev hanımlığı meslek olarak ailenin bir bakıma iç işlerinde karar vericisidir. Onlara değerini belirtmek ve iyi hissetmelerini sağlamak için bu söylenebilir. “Ev hanımlığı” kariyer basamağı olarak görüldüğü takdirde daha da yararlı olabilir. Bu kavramları yeniden tanımlamak çok güzel bir düşünce tarzı olacaktır.”

hicran dergisi