Malzemeler:
1 paket oda sıcaklığında margarin
1 çay bardağı ılık süt
1 çay bardağı ılık su(mayayı eritmek için)
1/2 paket yaşmaya
2 çorba kaşığı şeker
2 yumurta(1′inin sarısı üstüne)
2 tatlı kaşığı tuz
aldığı kadar un
Yapılışı : Margarin elle ezilerek yumuşatılır ve yumurtada eklenerek birbirine yedirilir. Süt,şeker,tuz ve ılık suda eritilmiş maya ilave edilir. Aldığı kadar un ilave edilerek yumuşak bir hamur elde edilir ve 15 dk.dinlendirilir. İstenirse içine peynir,zeytin,ceviz gibi iç malzemesi koyup ılık ortamda 1 saat kabarıncaya kadar mayalandırılır. Üzerine yumurta sarısı sürülüp çatalla çizilir.180 derecede pişirilir.
Sonrada Afiyetle Yenir…
Bana hayat verdin yüreğimi ısıttın
Yaz günlerinin çok yakınlarda olduğunu anlatan güneşin altında bedeni iyice gevşemişti. Kaydıraklara binen çocuklarına bir şey olur korkusu olmasa, oturduğu banka kıvrılıverecekti. Eşarbını düzeltirken, yan banktaki yaşlı kadın tam da yarım saat önceki pozisyonunda tekrar gözüne takıldı. Yaşlı kadın tamamı beyazlayan saçlarını arkasına zarif bir topuz yapmıştı. Kırılıverecekmiş hissini veren incecik bedeni dimdik durmaya çabalasa da, yılların yorgunluğuna yenik düşmüş gibiydi. Zayıf omuzları taşınması olanaksız bir yükün altında kalmışçasına düşmüştü. Bedenini bir saray hanımefendisi gibi dik tutamasa da, genel anlamda vücut dili asil bir hanımı anlatıyordu. Buruşuk, bembeyaz zarif teninin kavradığı uzun parmaklı elleriyle zarifçe tuttuğu kaliteli çantasına, sırtındaki boynu kürklü mantosuna bakılırsa hali vakti de epeyce iyiydi. Küçük kızının ağlama sesiyle irkildi. Genç anne kaydıraktan düşen küçüğünü kaldırdıktan sonra, hepsi için birer simit aldı. Küçüğünün gönlünü alıp büyüklere de simitlerini verdikten sonra yerine dönerken, yaşlı kadına daha bir dikkatle baktı.
Yaşı seksene yakın olmalıydı. Bembeyaz yüzüne uzun bir ömrün derin çizgileri oturmuştu. Gözleri zayıf yüzünde derin bir çukuru andırıyordu. Asaletini hâlâ korumaya çalışan bedeninin aksine gözlerinde öylesine boş, öylesine yılgın, öylesine umarsız bir ifade vardı ki, bu öylesinelerin çekimiyle kendini yaşlı kadının yanında buldu. Merakla karışık bir tebessümle, “Merhaba!” dedi. Simitinin yarısını yaşlı kadına uzatırken, simit sanki bir kurtarma halatıydı. – Buyurmaz mısınız teyzeciğim? Bakın çıtır çıtır, insanın iştahını açıyor. Yaşlı kadının yüzü tebessümle aydınlandı. Bakışlarındaki yılgınlığın, umarsızlığın yanına öylesine çocuksu, saf bir ifade oturmuştu ki, insanın içini allak bullak ediyordu. – Çok teşekkür ederim yavrum; ama onu çocuklarına versen daha yerinde olur… – Onlara haklarını verdim teyzeciğim, n’olur kırma beni… Bu samimi insanı kıramadı yaşlı kadın. Aslında acıkmıştı; ama ne kalkıp bir şeyler almak ne de aldığını yemek için hiçbir arzu hissetmiyordu. Ruhun sevinci sönünce beden de mi susuyordu ne? Simitinin yarısını kendine veren genç kadına baktı. Ne kadar da hayat dolu, capcanlıydı. Dupduru bir merakla kiminle geldiğini soran bu genç kadınla birazcık halleşmede bir sakınca görmedi. Sesinin titremesine mani olmaya çalışarak; ama olamadan anlattı. Yaşadığı huzurevinin ne kadar konforlu olduğunu, iyi yemeklerini, tertemiz çarşaflarını, ruhuna yabancı duvarlarını, hemşirelerin, sosyal hizmetlilerin yüzlerindeki mekanik gülücükleri… – Kalp sevmeyince, yüzdeki gülücük kötü kopyalanmış bir resim gibi oluyormuş meğer. Sıcacık mekanlarda bile olsa, eller yürekte ısınmamışsa buz gibi oluyormuş. Ama onları kim suçlayabilir? İşine yüreğini katamıyorsa, yüreğini sevgiyle ısıtamıyorsa ne yapabilir ki? Bu kadının sıradan biri olmadığı besbelliydi zaten. Ağzından çıkanlar yaşlı bir kadının saçmaları değil, yalnızca gönül feryatlarıydı. Genç kadın daha bir toparlanarak çocuğunun olup olmadığını sordu. Kaydıraklardaki çocuklarını bir an için unutmuş gibiydi sanki. Yaşlı kadın “hayır” anlamında başını salladı. – Çocuklarım olsaydı… Ama olsun, kendime yetecek gelirim var hiç değilse. Ama… Hayatında ilk kez gördüğü bu genç kadın içinde bir şeyler kıpırdatmış, yıllardır gözyaşlarını bile donduran yanardağına matkapla bir delik açmıştı sanki. Yılların biriktirdiği tazyikle boşaldı yaşlı kadın. Aslında köşeye düşecek yaşta değildi. Ama gönül elemi değme yiğitleri bile yerle bir etmemiş miydi? Yerdeki karıncayı bile incitmeyen, sokaktaki dilenciye bile fark ettirmeden sadaka veren biriydi o. Ömrü boyunca kimseyi aşağılamamıştı. Katılmayabilirdi; ama aşağılama onun ruhunu ezen bir tavırdı. Böyle bir ömür sürmüşken, üstüne yemek döktü diye azarlanmak, hışımla giydirilmek, hışımla temizlenmek.
Biraz önce anlattığı mekanik gülüşlere bile yalnızca özel günlerde lâyık görülmek. Dinî bayramlar, Anneler Günü, Yaşlılar Haftası’nın kutlandığı bir gün… Yani ziyaret günleri. İçindeki yanardağ bir volkan olmuş çağlarken, gözyaşları yüzündeki derin çizgileri bir dereye dönüştürmüştü. Artık o dimdik durma çabasından da vazgeçmiş gibiydi. Hayata, onu kıran, gönlünü karartanlara karşı savunma gerekliliği kalmamış gibiydi. Karşısında olduğu haliyle onu, kendisini paylaşacak bir yürek vardı ve bu yüreğin karşısında olduğundan farklı görünmenin bir anlamı yoktu. İçinde yaşama karşı koruduğu o incecik bağ bugün kopmuştu işte. Öksürürken altına hafifçe kaçırıyor, buna engel olamıyordu. Durumu fark eden hemşirenin hışmı öylesine ezici, öylesine yürek dağlayıcıydı ki… Artık bunu yaşamanın bir anlamı yoktu. Ölüm onu nasıl olsa bir yerlerde bulacaktı. Nefes bile alamadan yaşlı kadını dinleyen genç kadın, saklamaya gerek görmediği gözyaşlarını sildi. Ruhunu onuruyla sahibine teslim etmek için, demek bu park köşesini seçmişti. Yüreğinin tüm kavgasını ele veren elleriyle yaşlı kadının ellerini tuttu. – Bakın teyzeciğim… Benim evim konforlu, sofram zengin değil. Bir kapıcı dairesinde çocuklarımla yaşam savaşı veririm. Ama evim konforlu olmasa da sıcaktır, sofram zengin olmasa da doyurucudur. Hem evimin köşesinin senin gibi bir misafire ihtiyacı vardır. Gel evimin köşe yastığı, çocuklarımın ninesi, benim de anam ol… Gözyaşlarını eşarbının ucuyla silerken devam ediyordu. – Hayat bu teyzeciğim. Herkesin çilesi, sınavı ayrı. Şu dünyayı paylaştığımız gibi çilelerimizi de paylaşmalıyız, öyle değil mi? Elleri yaşlı kadının ellerinde, yüreğinin yangınını başının yazısını o da anlattı. Üçüncü çocuğu kırklıyken kocası çekip gitmişti. Tek bir haber, tek bir kuruş, kendine ait tek bir şey bırakmadan… Anasız, babasız, gölgesiz koskoca şehirde kalakalmıştı. Ama kara gün kararıp kalmaz ya. Komşusu, hayrına kumaş boyamayı öğretmişti. Oturduğu kapıcı dairesinin kirasını apartman merdivenlerini yıkayarak çıkarıyordu. Kumaş boyama da boğazları doyuruyordu çok şükür. Tencerelerindeki yemek dört kişiye de yeterdi, beş kişiye de… Ağlayarak onu evine çağıran şu melek misal kadına bakarken çocukları aklına geldi. Hani şu tazeye “yok” dediği çocukları. Kızı Amerika’da evliydi. Kocasının ölümünden sonra doktor oğlu anasını yanına almıştı; ama nedense bir süre sonra varlığı sorun olmuştu. Amerika’da evli kızı bu sorunu bir çırpıda çözüvermişti. – Bu toplumsal bir sorun, demişti. Amerika’da bu halledilmiş. Ne çocuklar ne de yaşlılar insanın ayağına bağ orada. Her iki kesim de sosyal kurumların güvencesinde. Bizde de artık geleneksel tabular yıkılmalı. Huzurevi diye bir şey var… Kısa bir duraklamadan sonra kaskatı kesilmiş anasının dizi dibine oturmuş, ellerini tutmuştu. Söylediklerine öylesine inanıyordu ki, annesinin gözlerine direkt olarak bakabiliyordu.
Verilen karara sessizce uyarak bu toplumsal marazın kurumasına onurla hizmet etmişti… Oğlunun kalbindeki toplumsal özür bir süre daha iyileşmemiş, sık sık oğlunu ve karısını da alarak annesini ziyarete gelmişti. Ama her dert gibi o da iyileşti ve ziyaretleri normal bir seyir aldı. Anneyi yılda üç kez ziyaret etme yeterliydi. Çilesinin tüm ağırlığıyla dibe vurduğu, ona meçhul bir köşede ölmeyi istettiği o gün, karanlık gecesinde bir yıldız doğmuştu işte. Hiç düşünmedi yaşlı kadın. Bu yaralı ceylanın evine gidecekti. …Sevinçten yüzü al al olmuş genç kadın, evine köşe yastığı yaptığı yaşlı kadının dizinin dibine oturup elini minnetle sıktı. – Peygamberimiz boşuna dememiş Nadide Teyze dedi. ‘Eve gelen misafir bir yer dokuz bırakırmış. Sen bir bile yemedin; ama biz senin bereketinle sanki zengin olduk.’ Genç kadının müşterileri birden artmış, ayrıca müşterilerinin niteliği de değişmişti. Artık önceki fiyatlarının beş katı fazlasını veren İngiliz müşterilere kumaş boyuyordu. – Bak şu bileziklere, dedi. Bunlar yalnızca senin bereketinle alındı. Nadide Hanım yalnızca dinliyordu. Bu taze; bu genç yaşta, bu güzellikte, bu huydaydı ve eri onu bırakıp gitmişti… Şu çetin yaşam savaşında hadiseleri yorumlayışı, ne kadar çarpıcı, ne kadar da etkileyiciydi. …Nadide Teyze son zamanlarda epeyce halsiz, solgun görünüyordu. Bu hafta sonu parasını alınca onu iyi bir doktora götürmeliydi. Belki vitamin falan alması gerekiyordu. O da nesi? Düşünceleri sahile vurmadan ayağa fırladı. Yaşlı kadın hırıltılar çıkararak çırpınmaya başlamıştı birdenbire. Kulağına bir şeyler söylemeye uğraşan Nadide Teyze’nin ağzına dayadı… Hayat Hastanesi ha?.. “Beni oraya ulaştır.” diyordu yaşlı kadın. Bir an bile tereddüt etmedi Esma. Nasıl geçtiğini bile bilmediği bir zaman diliminde özel hastanenin acil servisindeydiler. Sedyedeki yaşlı kadına bakan doktorun kolunu tuttu: – Her ne gerekiyorsa yapın, dedi. Elindeki dört bileziği göstererek, “İlla burayı istedi. Bunlar yetmezse de borcum borçtur. Çalışır öderim.” Doktor anlamsız, donmuş bir ifadeyle genç kadına bakarak, “Emin olun.” dedi, “Onu ne pahasına olursa olsun kurtaracağız.” Ne yaşlı kadının oğlu olduğunu ne de yüreğindeki pişmanlığı söyleyebildi. Genç doktor evinde barındıramadığı annesini hayata da döndüremedi. … On beş gün sonra Nadide Hanım’ın avukatı olduğunu söyleyen takım elbiseli bir adam Esma’nın evine geldi. Olanları anlamaya çalışan genç kadına, “Evinize istediğiniz an taşınabilirsiniz efendim. İşhanının tüm gelir ve sorumluluğu da artık size ait.” dedikten sonra bir de zarf uzattı. “Ayrıca bir de mektubunuz var.” Esma, takım elbiseli adam gittikten sonra kutsal bir emanet gibi tuttuğu zarfı açtı: “Güzel kızım, tam da gökyüzünün kapkara olduğuna inandığım bir anda, gökyüzündeki sönmeyen yıldızları gösterip yüreğimi ısıttın. Minnettarlığımın bir ifadesi olan hediyelerimi kabul edip ruhumu sevindirir misin?”
özetle… 1- Yaşlandıkları için anne babalarımızı bir kenara atmamalıyız. 2- Yaşlı insanlar biraz daha hassastırlar. Buna dikkat etmeli. 3- Huzurevi bakım olarak güzel olsa da sevgisiz hayat olamaz. FATMA ZEHRA FİDAN
Ailem Dergisi
Çocukları terbiye etmenin yaşı ve zamanı yok
Çocuk yetiştirmenin kolay bir şey olmadığını, çocuklarını hem insanlığa faydalı olacak hem de Allah’a iyi bir kul olacak kalitede yetiştirme kaygısında olan anne–babalar daha iyi bilirler. Hele de Hatice hanım ve İbrahim bey gibi birer yaş arayla üç çocuk sahibi olan, üçüne de iyi bir eğitim vermek için uğraşan bir ailenin işi hiç kolay olmasa gerek. Çocukların daha doğmadan önce eğitilebileceği bilimsel yöntemlerle ispat edildiği günümüzde, çocuklarını kaliteli insanlar olarak yetiştirmek isteyen ailelerin Hatice hanım ve İbrahim bey gibi daha çocuk sahibi olmaya niyet ettikleri ilk günden itibaren kendi ruh dünyalarını hazırlamaları gerekiyor. Mehmet (9), Yusuf (8) ve Ömer (7)’i art arda dünyaya getiren Hatice hanım, evlilik hayatına ve sahip olacağı çocuklara dair büyük idealleri olduğu için nişanlılık döneminden itibaren kendini iyi bir anne olmak için hazırlamaya başlamış. Çocuklarına zararı dokunmasın, manevî hayatı etkilenmesin diye dışarıda gördüğü olumsuz şeyleri, Allah’ın hoşuna gitmeyecek tek bir düşünceyi, görüntüyü, sesi bile zihnine almamaya çalışmış. Hayalini kurduğu bir evlilik yaptıktan sonra hiç beklemediği şekilde üç çocuk sahibi olunca “Demek ki bu da bir imtihan. Rabb’im, ‘bu kadar idealistsen ve sadıksan buna da katlanmalısın’ dedi. Herkesin harcı her işi yapmaktır; idealist insanların zor olan şeyleri başarması lazım. Benim de altından kalkmam, bana emanet edilen bu çocukları çok iyi yetiştirmem lazım, alternatifim yok.” diye düşünmüş. Anne olduğunu, üç canın kendisine emanet edildiğini ve her birine sağlıklı ruh yapıları vermesi gerektiğini kabul edip, kendi bozulan ruh yapısını toparlamış önce. Evde bunaldığı zamanlarda çocuklarını olumsuz etkilememesi için işlerini belli bir programa oturtup sosyal hayatına devam ederek rahatlamaya çalışmış. O günlerde, takdirin her zaman tedbiri altüst ettiği gerçeğine daha çok inandığını ifade eden Hatice hanım, “İnsan her zaman hayal ettiği düzeni bulamaz; ama buna rağmen bulunduğu halde mutluluğu yakalamak zorunda. Eğer nasipte varsa o bir takdirdir, kulun hiçbir dahli olmaz artık. Kader planı işliyor ve sen bu kader planında rıza nerdeyse orda olmakla vazifelisin. Çocuklarımla birlikte dışarı çıkıp arkadaşlarımla beraber olmaya gayret ediyordum. En son oğlum doğmadan önce ve sonra bazen üç ay hiç dışarı çıkamadım; ama o dönem benim kitap okumada ilerlememi sağladı. Rabb’imin lütfuyla üçü aynı anda uyudu, aynı anda uyandı ve birlikte yemek yediler. Yaşları yakın olduğu için birbirlerine çok benziyorlardı. Üç saat aralıksız uyurlardı. Ben o vakitte kendimi okumaya ve yazmaya verdim. En çok okuduğum ve anlayamadığım kitapları anladığım, bazı kitaplar üzerinde derinleştiğim dönem oldu. Eşim işten çok geç geliyordu. Bir tek ben, çocuklarım ve Rabb’im vardık.” diyor. Erkek oldukları için çok hareketli ve enerjik olan çocuklarını bu yaştan sonra kontrol etmesi daha da zorlaşmış; ancak ilk çocuk güzel örnek olunca arkadan gelenler ona tabi oldukları için şu anda üçünü birlikte eğitmek çok zor gelmiyor Hatice hanıma. Yusuf ve Ömer, birçok şeyi Mehmet’ten görerek öğreniyorlar. Arkadaş sıkıntısı çekmiyorlar. Yardımlaşma, paylaşma duyguları çok yoğun. Biri hasta olsa diğerleri onunla ilgileniyor, ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyorlar. Anneleri rahatsızlandığında aynı ilgiyi ona da gösteriyorlar. Birçok işlerini kendi aralarında hallettikleri için eteğinden tutup sızlanarak bir şey isteyen, kendisini rahatsız eden bir çocuk hatırlamadığını söylüyor Hatice hanım. Çocukların her birinin en mükemmel şekilde yetişmesi için tek tek ilgilendiğini, hiçbir zaman ‘bir tarafı da eksik kalsın ne olacak’ diye düşünmediğini ifade ediyor ve çocuklarına çok sevgi verdiklerini, bu yüzden onların da birbirlerine ve diğer insanlara karşı sevgi dolu olduklarını belirtiyor Hatice hanım.
Hatice Hanım çocuklarına sevgi ve ilgisini nasıl gösterdiğini şöyle anlatıyor: “Onları çok seviyorum. Öyle ki, adları geçtiği anda sevgim kabarıyor. Onları taşıyan servis arabasına karşı bile muhabbetim var. Bu evlat sevgisinden de öte, tarif edilmeyecek kadar ayrı bir muhabbet. Her an bana sevgilerini söylüyorlar. Ben de onlara karşılık veriyorum. O kadar çok ifade ediyorlar ki bunu. Ömer sınıfının en mutlu çocuğu seçilmiş. O bizim evimizin de en mutlu çocuğu. Çocuklarıma en küçük yaştan itibaren şuurlu bir anne olarak eğitim vermek ve çok sevgi vermek zorundayım. Alır, öperim, severim, koklarım. Üçüne de aynı anda aynı şeyi yaparım. Yusuf ve Ömer sarılır öperler; ama Mehmet pek böyle şeyler yapmaz. Ona da ben sarılırım, iltifatlarda bulunurum. Hepsini ayrı ayrı saatlerde teker teker alır, özel vakit geçiririm. Her biriyle özel sohbet saatim, kendimi sunduğum anlar vardır. Büyük oğlumla daha seviyelidir bu zamanlar. Onunla çok ağır mevzular hakkında sohbet ederiz. Yusuf, biraz hiperaktif bir çocuk. Dikkati dağınık. Bir şeyi anlatırken hep hareket halindedir. Ona anlatacağım şeyleri tiyatro gibi, el hareketlerim, mimiklerim ve ses tonumla değiştirerek anlatırım ki o farkları sezsin. Bazen çok yoruluyorum bunu yaparken; ama konunun ana temasını yakalayınca bırakıyorum. Duygularını çok rahat ifade ediyor bana. Ömer’e de aynı ilgiyi gösteririm; çünkü yaşları yakın olsa bile algılama seviyeleri farklı.” Anne-baba aynı dili konuşmalı Çocuklarını yetiştirirken Hatice Hanım’ın en büyük yardımcısı eşi İbrahim Bey olmuş elbette. Çocuklarına doğruyu, yanlışı, iyiyi, kötüyü, güzeli, çirkini, yapmaları ve yapmamaları gereken fiilleri anlatırken hep aynı ağızdan konuşmuşlar. Eşinin kendisini anladığını, eve geç gelmiş olsa bile tüm sıkıntılarını çok rahat dinlediğini ve olumsuz tepkiler vermediğini anlatan Hatice Hanım, İbrahim Bey’le geliştirdikleri ortak tavrı şöyle anlatıyor: “Çocuklara bir şey anlatacağımız zaman daha önceden konuşup ortak bir yöntem belirliyoruz. Problem varsa birlikte ortaya getiriyoruz. Çünkü biz bu işi ciddiye aldık. Nasıl olsa büyür çocuklarımız demedik hiç. Kararları ortak verdiğimiz için çocuklar farklı farklı şeyler duymaz bizden. Babası bazen günlerce onlarla görüşemez. Boşluk olduğunu hissedince rica ederim biraz erken gelir. Bazen Mehmet’e biraz sevgi göstermesini isterim. Benim yetişemediğim meseleleri anlatırım. Erkek oldukları için babaları daha kolay çözüyor bazı problemlerini. Babaları her biriyle ayrı günlerde özel bir şeyler yapar.” Cuma gününden sonra haftanın ikinci bayramı İbrahim beyin izin günleri. Çok özel kahvaltı yaptıkları, ailece sohbet ettikleri bugün, İbrahim bey herkesten sevdikleri ve sevmedikleri bir şeyi söylemelerini ister.
Mehmet bir gün annesine, “Bazen senin bana bağırmanı sevmiyorum. Teyzelerle bizimle konuştuğundan daha güzel konuşuyorsun; ama onlara hiç bağırmıyorsun; ama bize bağırıyorsun bazen.” der. Hatice Hanım’ın cevabı şöyle olur: “Ben size iyiyi kötüyü ayırt edici bir anneyim. Yarın Allah sizin hakkınızı benden soracak. Eğer yanlışta diretirseniz celalimle, güzel şeyler yaparsanız da cemalimle muamele edeceğim. Cenab–ı Allah’ın tavrı da bu. Sizler benim çocuklarımsınız, onlar ise benim arkadaşlarım. Sizi terbiye etmekle ben vazifeliyim. Bazen büyük bir zarara uğramamanız için size o şekilde muamele edebilirim.” Daha dört yaşındayken neyi sevdiği sorulunca Yusuf, “Ben dostluğu çok seviyorum.” der. Babası dostluğun ne demek olduğunu sorunca da “Dostluk yani sevmek demek. Ben herkesi sevmeyi çok seviyorum. Ben herkesi seviyorum.” sözleriyle cevap verir. 8 yaşındaki Yusuf aşkı soruyor Evde annelerinin her an doğru ve yanlışı öğretme çabası sürerken okul ortamında çocuklar çok farklı konulara ve sorulara muhatap oluyorlar. Hatice Hanım’ın çocukları son zamanlarda aşk konusuna ilgi duymaya başlamışlar. Bir gün Yusuf saçlarını düzelten babasına “Baba, herhalde şu Ayşenur bana âşık.” demiş. Babası nerden anladığını sorunca da “Oynarken her zaman elimi tutuyor; ama ben istemiyorum. Nerede olsam gelip beni buluyor ve elimi tutuyor. Lütfen beni kötü tıraş et ki o beni sevmesin.” Annesinin “Aşk sevmek demektir. İnsanları çok seversin. Sevginin fazlalaştığı nokta aşktır. Ben sizi o kadar çok seviyorum ki aşk derecesinde. Anneanneni, babaanneni, dedeni, babanı da aşk noktasında seviyorum.” sözleri üzerine “Sen öyle zannet. Bana dediler ki sen onu büyüyünce tadacaksın.” demiş. Ne diyeceğini şaşıran Hatice Hanım, “Büyüyünce farklı insanlarla karşılaşacakları için herkesle bu sevgiyi farklı tadacaksın. O zaman bunları anlayacaksın.” deyip konuyu kapatmış. Daha fazla aklına takılmaması için de bundan sonra çok fazla üstünde durmamış. Çocukların doğru olmayan, zihinlerini bulandıracak birçok şeyi duydukları ve gördükleri en büyük araç ise televizyon. Hatice Hanım, çocuklarına verdiği ölçülerle neyi izleyip neyi izlememeleri gerektiğini, sebeplerini de ortaya koyarak çok ciddi bir şekilde anlatıyor. En çok çizgi film izliyorlar; ama onları da seçmeden izletmiyor. Bazen yanlış bir şey gördüğünde hemen doğrusunu anlatıyor. Aslında ne söylenmek istediğini anlayabilecekleri bir dille izah ediyor. Onlara o vakitte yapabilecekleri daha eğlenceli bir şeyi öneriyorum. Artık zihin yapıları yerleşti. Yanlışı doğruyu biliyor ve gördükleri çirkin bir manzarada çok rahat izlemeyi kesebiliyorlar. Yasakçı bir zihniyetle bir yere varamayacağımı biliyorum. Hoşlandıkları şeylerden zevk almalarına müsaade ediyorum. Yanlışı onlar fark edemezse ben anlatıyorum. Önemli olan en baştan olumlu ve olumsuz olanı öğretebilmek. Kendi özgüvenleri gelsin, kimliklerini bulsunlar. Benim yanımda başka yalnız başınayken daha başka olmasınlar. Tamamen steril bir ortamda büyütemem onları. Sonuçta bu toplumun içine girecekler.” diye konuşuyor.
BÜYÜMESİNİ BEKLEMEMİŞ Çocuklara güzel terbiye verebilme gayreti her anne-babada farklı tezahür edebiliyor. Hatice Hanım kimi ebeveynler gibi “hele bir büyüsün.” diyerek çocuklarını ihmal etmemiş. Bunun semeresini de çocukları okula başlayıp sosyal hayatla tanıştıklarında almış. ŞEMSUNUR BEKTAŞ ÖZDEMİR
You can subscribe to Meryemce.Biz - Ev Hanımının Günlük Alıştırmaları by e-mail address to receive news and upates directly in your inbox. Simply enter your e-mail below and click Sign Up!
| Pts | Sal | Çar | Per | Cum | Cts | Paz |
|---|---|---|---|---|---|---|
| « Şub | Nis » | |||||
| 1 | ||||||
| 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 |
| 9 | 10 | 11 | 12 | 13 | 14 | 15 |
| 16 | 17 | 18 | 19 | 20 | 21 | 22 |
| 23 | 24 | 25 | 26 | 27 | 28 | 29 |
| 30 | 31 | |||||