Mart 11th, 2009

Çocuklarınız ile tren yapmaya ne dersiniz? Açıklama ve resimleri ile…

Posted on 11 Mar 2009 at 3:00pm

Anne-babalar okulöncesi dönemde ve ilkokul çağlarındaki çocuklarıyla evde hangi etkinliği yapacaklarını bilemez hale geliyor.

Oysa, her evde bulunabilecek atık malzemelerle çok farklı sanat etkinlikleri yapmak mümkün. Bu işi çok iyi bilen anaokulu öğretmenlerinin rehberliğinde hazırladığımız etkinlik bölümümüzde her hafta yer alacak çalışmaları sadece birer örnek olarak sunuyoruz. Bu el becerileri sayesinde çocukların el ve parmak kasları da gelişecektir.

Gerekli malzemeler: Tuvalet kâğıdı rulosu, meyve suyu kutusu, Renkli el işi kâğıdı, 4 şişe kapağı, yapıştırıcı, guaj veya sulu boya.

Yapılışı: Karton rulo, istenen renge boyanır veya el işi kâğıdı ile kaplanır. Meyve suyu kutusu da el işi kâğıdı ile kaplanır. Eli işi kâğıdından iki adet daire kesilir. Rulonun delik olan iki ucuna yapıştırılır. Rulo ve kutu birbirine yapıştırılır. Şişe kapakları da rulonun iki tarafına yapıştırılır. Kutunun ön yüzüne kare şeklinde bir kâğıt yapıştırılarak trenin camı yapılmış olur. Kutunun üstüne yapıştırılacak küçük renkli bir rulo da baca yerine geçer. Treni bire bir bu şekilde yapmak gerekmez. Eldeki farklı malzemeler kullanılarak değişik modeller de üretilebilir. Lokomotifin arkasına kutulardan vagonlar da eklenebilir.

Öneri: Treni yaparken çocuğunuzla kara, deniz ve hava taşıtları hakkında sohbet edin. Uzakta yaşayan arkadaş ve akrabalara gitmek için hangi taşıtların kullanılabileceğini sorun. Yaptığınız trenlerle bir oyun kurabilir, tren sesi çıkararak eğlenceli bir ortam oluşturabilirsiniz.

Katkıda bulunan: Bahçelievler Fatih Çocuk Yuvası

 

ailem dergisi

Permalink  |  Tagged with:

Mutfaktaki Bombalar..! Poşet çay, folyo, damacana..

Posted on 11 Mar 2009 at 2:52pm

Metal zımbalı poşet çayları içmeyin

Poşet çaylar çok pratik. Bu yüzden de kullanımı hızla artıyor. Ancak dünya zımba telli poşet çayları terk etmesine rağmen (zımba yerine poşete, ip doğal yapıştırıcı ya da dikiş ile tutturuluyor) Türkiye’de hâlâ metal zımbalı poşet çayları satılıyor. Bu insan sağlığı için çok tehlikeli. Çünkü metal zımbalı poşet çay, sıcak suyun içine girdiğinde ve uzun süre bekletildiğinde, çay poşetindeki metal çözünüme uğruyor. Bu da vücutta metal birikimine yol açıyor. Vücutta biriken ağır metal iyonları karaciğer, beyin, akciğerde çeşitli sorunlara ve kansere neden oluyor.

Özellikle limonlu çay içenler kesinlikle metal zımbalı poşet çay kullanmamalı. Çünkü limon asit özelliğinden dolayı metalle tepkimeye girip metalin çözülmesine ve vücuda daha fazla metal yüklenmesine neden oluyor. Poşet çayları alırken ya da kullanırken dikkatli olmak gerekir. Dokunduğunuzda naylon hissi veren metal zımbalı poşet çayları almayın. Onun yerine lifli, doğal malzemeden yapılan, ipi dikişle ya da yapıştırılarak tutturulmuş çayları tercih edin. Önce şekeri atın. Çünkü şeker suyu soğutacak ve metalin çözülmesini engelleyecek. Su mümkün olduğunca ılık olmalı. Ve metal zımbalı poşet çay su içerisinde en fazla iki dakika bekletilmeli. Aslında salt bitkiyi suda kaynatarak veya demleyerek hazırlamak en sağlıklı yoldur.

Konservede metalik tat tehlike sinyali

Konserve balık gibi yiyeceklerin konulduğu teneke kutu dediğimiz ambalajların, iç yüzeyi plastik malzemeyle kaplı ise standartlara uygundur. Fakat bu tür bir önlem alınmadan salt metal ambalaj ile gıda veya gıda maddesinin suyunun teması söz konusu ise, tüketilecek yiyeceklere çok dikkat edilmeli. Uzun süre beklemiş gıdaların tüketilmesi çok risklidir. Bu nedenle son kullanma tarihine yakın ürünler tüketilirken “metalik bir tat” hissedilirse, gıdanın tüketilmesi sakıncalıdır. Son kullanma tarihi geçmemiş olsa bile bu tür bir tat alınıyorsa, o yiyecekler tüketilmemeli, tüketicilerin başvurması gereken noktalara veya ilgili firmaya bu konuda şikayet bildirimi yapılmalıdır.

Folyolar Alzheimer ve kansere sebep oluyor

Alüminyum folyo ve streç film bazı maddelerle bir araya geldiğinde reaksiyona geçip çözülür. Özellikle uzun süre alüminyum folyoda kalan sıcak, sulu, asitli yiyecekler aşınmaya neden olabilir. Bu malzemelerin sürekli kullanımı halinde ise Alzheimer ve kanser gibi birçok ciddi sağlık sorununa neden olabilir.

Plastik damacana sakıncalı

Plastik damacanalar da sağlık açısından sakıncalıdır. Çünkü evimize içmek için aldığımız kaynak suları çeşme sularına göre daha aşındırıcıdır. Bu nedenle bilinen ve güvenilen firmalar dışındaki yerlerden su alınmamalıdır. Çünkü tüketicinin sağlıksız damacanayı çıplak gözle anlaması mümkün değildir. Ayrıca bu konuda yeterli denetim olup olmadığı da şüpheli bir durum. Bunun için gerek su gerek yiyecekler açısından cam ambalajlar her zaman en sağlıklısıdır. (iyibilgi’nin notu: Eskiden su saklamak için kullanılan toprak kapları da tercih edebilirsiniz. Toprak kaplar suyu serin tutar.)

Yıpranmış damacanayı geri gönderin

Damacanaların hammaddesinde fosgen adı verilen, savaşlarda yaygın şekilde kullanılan kimyasal zehirli bir gaz dahi bulunuyor. Yıprandığında ve içinde uzun süre su bekletildiğinde, damanacayı oluşturan plastikteki birçok tehlikeli kimyasal suya karışabiliyor. Bu kimyasallar mide, karaciğer, sinir sistemi ve akciğer dokusunda tahribata yol açıyor. Bu yüzden evinize gelen damacananın yıpranmamış olmasına özen gösterin. Damacanaların son kullanma tarihlerini üretici firmalarda bulunması gereken bir dedektör belirliyor. İnsani Tüketim Amaçlı Sular Hakkında Yönetmelik’e göre üretici firmaların bu dedektörleri bulundurmaları için 31 Aralık 2007’ye kadar süreleri var. Şu anda firmalar damacanalarını kendi istedikleri sürece kullanabilirler. Tek kullanımlık pet şişelerde ise bu tehlike yok.

Streç filmi pişirme sırasında kullanmayın

Streç film plastik bir malzeme olduğu için dikkatli kullanılmalıdır. Özellikle sıcak yiyeceklerin saklanmasında kullanılmamalıdır. Çünkü ısı ile temasında çok çabuk erir ve plastikteki zararlı kimyasal maddeler yiyeceklere, oradan da insan vücuduna geçer. Ayrıca yemeklere karışmaması için ısıtma-pişirme esnasında kaplarda ve gıdaların iç yüzeylerinde kesinlikle bulunmaması gerekir.

Plastik bardak kanser nedeni

Köpük, plastik bardak ve malzemeler ile sıcak yiyecek-içecek tüketimi kesinlikle terk edilmesi gereken alışkanlıklardır. Sağlık Bakanlığı bu duruma müdahale etmelidir. Maliyeti düşürmek ve daha çok kâr elde edebilmek için üretilen “çok ince” plastik bardak ve tabaklar 70-90 derece sıcaklığındaki sıvılar içine konduğunda tehlike yaratır. Sıcak sıvı, plastik malzemeyi eritir. Toksik maddeler ilk önce sıvıya sonra ağız yoluyla vücuda geçer ve kansere yol açar. Sıcak su ile ilişkiye en az geçme ihtimali, kağıt bardaklar için geçerlidir. Özellikle ABD, İngiltere ve Avrupa Birliği’nde kağıt bardak yaygın olarak kullanılıyor.

Alüminyum folyoyu fırına koymayın

Alüminyum folyoyu tamamen koruma amaçlı olarak kullanmak yani yiyeceği folyoya sarıp buzdolabına koymak sağlıklıdır. Ancak saklanacak gıdanın ıslak, çok tuzlu ya da limonlu olmaması gerekiyor. Alüminyum folyoya ısıtma işlemi uygulamak, balık v.s yiyeceği alüminyum folyoya sarıp fırında pişirmek sakıncalıdır. Çünkü yüksek ısı ve yiyeceklerin pişirilmesi esnasında çıkan kimyasal içerikli buhar, alüminyum folyo ile reaksiyona girebilir. Alüminyum metal çözünerek gıdaya karışır. Bu da vücutta metal birikimine sebebiyet verir. Kanser, akciğer ve karaciğer hastalıklarına yol açabilir. Alüminyum folyo yerine mumlu kağıt tercih edilmelidir.

beslenmebulteni

Meryemcenin notu: Bilmediğimiz okadar çok şey var ki, bu bilgilerin yaygınlaşması ve bizlerinde bilinçli davranması gerek… Dikkat lazım…

Çocuğumuzu Olduğu Gibi Kabul Ediyor muyuz?

Posted on 11 Mar 2009 at 2:41pm

Küçücük yavrunuzu kucağınıza ilk aldığınızda; onları ömür boyu gönüllü olarak kabullenirsiniz. Farkında mısınız? Bu öyle bir kabullenmedir ki,onlar gelişip sizin gibi yetişkin olana kadar devam eder. Zorlu bir seyahat;çünkü,zaman zaman çocuklarımızın yetişmekte olan, farklı bireyler olduğunu unutur, bizim gibi düşünmelerini , hayallerimizi gerçekleştirmelerini bekleriz….Niçin? Çünkü onlardan kendimizin gerçekleştiremediği beklentilerimiz vardır. Çocuk aile büyüğünden farklı düşünüp,farklı duyup, farklı algılayabilir. Ancak çocukların olaylara biz büyükler gibi koşullanmış gözlerle değil, saf ve çocuksu bir bakışla baktıklarını,duygularının daha katıksız olduğunu düşünmek veya çocuğun farklı bir yapı ve bünyeye sahip olabileceğini kabul edebilmek? İşte bu çok önemli ve bunu kabullenmek gerçekten zorlayıcıdır. Günlük yaşantımızdan pek çok örnek verebilirim. Korku, kıskançlık gibi olumsuz duygular, bizim hoşumuza gitmediğinden genellikle inkar etme yoluna gideriz. Çocuklarımızda korkmamalıdır, onlara ne deriz? “Ne varmış korkacak? Kocaman çocuk oldun karanlıktan korkulur mu hiç? Niçin üzülüyorsun, ne var bunda bu kadar üzülecek? İnsan düştü diye bu kadar ağlar mı? İnsan kardeşini kıskanır mı hiç?” Özellikle çocuklarımızda bu duyguları algıladığımızda, kabul etmekten korkarız. Asla isimlendirmeyiz. Eğer kabul eder ve isimlendirirsek, kalıcı olacağını, çocuklarımızın korkak, kıskanç olacağını düşünürüz ve inkar yoluna gideriz. Halbuki bu duyguları hissetmek, örneğin; korkmak, korkak olmak değildir. Bizler de yetişkinler olarak bazen karanlıktan, bilinmeyenden,gürültüden korkabilir, tedirgin olabiliriz. Ayrıca üzüntü de yaşamın bir parçasıdır. Çocuğunuz balonu uçtuğu için, topunu kaybettiği için gerçekten üzülüyordur, siz cep telefonunuzu kaybettiğinizde nasıl üzülüyorsanız aynen onun gibi! Ancak çocuğunuza anlaşıldığını, duygusunun kabul edildiğini hissettirirseniz daha kolay rahatlar ve teselli olur, aynen sizin anlaşıldığınızı hissettiğinizdeki rahatlamanız gibi. Çocuğun duyguları, üzüntüleri ve sevinçleri kendi boyuna göre gerçektir ve geçerlidir. Duyulmadığını ve anlaşılmadığını hisseden çocuk daha çok ağlayarak ve hırçınlık ederek sesini duyurmaya çalışır. Bazen duygularına önem vermediğimiz gibi algılarına da güvenmeyiz. Örneğin; anneler üşüdükleri zaman çocuklarına sormadan hemen onları da giydirirler, sofrada doyduklarına da onlar karar verirler, “yavrum sen daha doymadın” gibi. Ders çalışırken “sen anlamamışsındır biraz daha çalışmalısın” gibi. Kısacası böyle davrandıklarında anne-babalar, çocuğun duygularını inkar edip kendi duygu ve düşüncelerini kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Sonuç sizce ne olabilir? Anne-babaya kızgınlık, öfke, kendine olan güveni kaybetme, anne babadan uzaklaşma ve tartışma. Anne-baba tarafında ise; çocuğa kızgınlık, içerleme, öfke ve en kötüsü ise, bu duyguların ilerdeki iletişime yansıması. O halde neler yapabiliriz? 1-Kendinizi çocuğun yerine koyarak durumu değerlendirmek. Kendinizden çok daha uzun boylu insanlarla yaşadığınızı düşünün, sürekli yukarıya bakarak konuşmak zorunda kalırsınız, bu da çok can sıkıcıdır değil mi? Oysa bilinçli kişiler çocukla konuştuğu zaman ya onun seviyesine eğilir ya da kucağına alıp kendi seviyesine çıkarır. Bu, yüz yüze konuşmanın çevreye çocuğun bakış açısı ile bakmanın bir yoludur. Çocukla ilgili bir sorunu çocukla birlikte değerlendirirken çocuğun bakış açısını anlamaya çalışarak yaklaşmak, bir başka ifade ile, onun duygu ve düşüncelerini algılamaya yönelmek, sorunları halletmek açısından çok sağlıklıdır ve yardımcıdır.. Onlarla ilgili endişelerimizin doğru olup olmadığını, ancak onlarla konuşarak anlayabiliriz. Biz yetişkinlerin kendimize verdiğimiz değer, bize çocukluk döneminde anne babamızın verdiği değer kadardır. Çocukla sağlıklı iletişim kurabilmek için ilk adım, çocuğun yaşının getirdiği doğal hareketlilik, talep ve yetersizliklerle kabul etmek, ona ilerde olmasını hayal ettiğimiz yetişkin olmadığı için öfkelenmemekle başlar. Böylece çocuğa gelişimindeki aşamaları daha kolay geçmesi için, sağlıklı ve güvenli bir ortam sağlamış oluruz. Onları katı kurallarla boğup,yetişkinler dünyasına uydurmaya çalışmayalım. Onlardan yaşlarından büyük davranışlar bekleyip omuzlarına zamanından önce adını “usluluk” koyduğumuz ağır yükler yüklemeyelim. Beklentilerimize uymadıkları zaman kızıp eleştirmeyelim. Çevremiz çocukluğunu tam anlamıyla “çocuk” gibi yaşayamamış çocuk yetişkinlerle dolu değil mi?

Fatma Atakul

Kurbağa Cenneti

Posted on 11 Mar 2009 at 2:37pm

Bir zamanlar cennetin ortasında içi kurbağa dolu bir göl varmış. Burası kurbağalar için bir cennetmiş, çünkü etrafta hiç kimse yokmuş ve yiyecekle temiz su bolmuş. Kurbağalar burada uyum içinde ve mutlu yaşarlarmış, yalnızca bir sorunları varmış. Bu sorun aralarından birinden kaynaklanıyormuş. Herkesin bildiği gibi, kurbağalar zıplarlar ve vırak derler. Oysa bu genç kurbağa cik cik diyor ve ön ayaklarını iki yana açıp çırpıyormuş. Öbür kurbağalar ona ne yapması gerektiğini öğretmeye çalışıyorlarmış. Onları dinliyor, ama yine bildiğini okuyormuş. Sonunda yaşlı ve bilge kurbağalar bu genç asiye davranışlarının kurbağalarınkine ne denli ters düştüğünü sabırla anlatmaya çalışmışlar. Nasıl sıçraması ve vırak demesi gerektiğini göstermişler. Bunun yararı olmayınca kızıp onu dışlayacaklarını söyleyerek gözünü korkutmayı denemişler. Ama tüm çabalar boşa gitmiş. Kurbağalar bu durumdan çok tedirgin olmuşlar, ama yapabilecekleri bir şey de yokmuş. Bir gün öğle üstü gölün üstünde üç büyük gölge belirmiş. Bir süre daireler çizmişler ve sonra birer birer pike yaparak aşağıya doğru süzülmüşler. Her biri korkudan titremekte olan zavallı birer kurbağayı kapıp havalanarak gözden kaybolmuşlar. Kurbağaların akılları başlarından gitmiş. Ertesi gün, tam öğle vakti üç büyük gölge tam gölün üstünde belirmiş. Daireler çizdikten sonra gene dalışa geçip birer kurbağa kapıp uçup gitmişler. Artık tüm kurbağa topluluğu tam bir panik içindeymiş. Bir toplantı düzenleyip ne yapacaklarını saptamak istemişler. Ama hiçbir ortak görüşe varamamışlar. Sonunda hepsi korkularına yenik düşmüş ve ertesi gün için bir plan geliştirememişler. Bu durum günlerce sürmüş. Kurbağa cenneti yok olmak üzereymiş ve kurbağalar kendilerini nasıl koruyabileceklerini kestiremiyorlarmış. Bir sonraki toplantıda genç bir kurbağa söz alarak ayaklarını çırpıp cik cik diyenin hiç saldırıya uğramadığını fark ettiğini söylemiş. Belki de hepimiz ön ayaklarımızı çırpıp cik cik demeliyiz, diye önermiş. Yaşlı ve bilge kurbağalar böylesine kurbağalığa aykırı bir öneri karşısında çileden çıkmışlar. Dalların, nilüferlerin, ağaç gövdelerinin arkasına daha iyi gizlenme kararı almışlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar, gölgeler her gün yeniden gelip aralarından bazılarını kapmayı sürdürmüş. Sonunda, en yaşlı ve bilge kurbağa, çaresizlik içinde, cik cik diyene öykünmeyi öneren genç kurbağaya ne yapmaları gerektiğini sormuş. “Hepimiz ayak çırpmayı ve cik cik demeyi öğrenerek her gün öğleden hemen sonra cikcikler ve ayaklarımızı çırparız.” En yaşlı ve bilge kurbağa aslında bu davranışı hiç onaylamıyormuş, ama yaşamları tehlikedeymiş. Bu yüzden, öğleyin, tüm kurbağa topluluğu cik cik diyerek ayaklarını çırpmaya başlamış. Üç büyük gölge gelip gölün üstünde dönmüş, dönmüş, dönmüşler. Sayısız daireler çizdikten sonra hiçbir kurbağaya saldırmadan uçup gitmişler. Topluluk çok sevinmiş, ama ertesi gün için endişeleri sürüyormuş. Ertesi gün öğle vakti üç büyük gölge gene gelmiş ve tüm kurbağalar can havliyle cik cik diye ayak çırpmışlar. Gölgeler gölün üzerinde daireler çizmişler ve sonra gitmişler. Üçüncü gün gene gelmişler, kurbağalar cik cik diye ayak çırparlarken daireler çizerek sürekli alçalmışlar. Daha sonra çok uzun bir süre sonunda, üç çaylak, bir daha dönmemek üzere, uzaklaşıp gitmişler. Kurbağalar yeniden cennetlerine kavuşurlarken kurbağalara “özgü” davranışlar konusunda biraz daha esneklik kazanmışlar. Bu örnek, pek çok duruma uyarlanabilir. Zor durumda kaldığını düşünerek, başka alternatifler de üretemeyince normaldekinden farklı davranmak ve bunu sürdürmek, insanın bir daha düzelemeyeceği kadar değişmesine ve bozulmasına sebep olabilir. Korktuğu için yalan söyleyenler, korkutulduğu için yanlış işlere bulaşanlar, çekindiği için kendisi gibi davranmayanlar, birilerini memnun etmek için sürekli onların istediği gibi davranmak zorunda kalanlar, kendini aciz ve yetersiz gördükleri için yapabileceği pek çok şeye niyet bile etmeyenler, varlıklarını başkalarının memnuniyetine bağlayanlar; kendileri gibi davranarak geçirmedikleri her gün, kendilerinden uzaklaşıp, başkalaşmaktadırlar. Acaba biz anne ve babalar, birbirimizle ve çocuklarımızla olan iletişimimizde, kaçımız kendimiz olarak sahnedeyiz. Ve acaba çocuklarımız bizim yanımızdayken rahat ve oldukları gibi davranabiliyorlar mı? Onların iyiliği adına diye dayattığımız, onları zorlayan ve kendileri olmaktan çıkaran uygulamalar varsa (ki çoğumuzda olduğunu düşünüyorum), yaptıklarımızı savunmadan, tarafsız bir gözle incelemeye var mıyız? Nefis muhasebesini çokça yaptığımız şu günlerde, yanlışlarımızdan geri adım atıp, tövbe limanına sığınmak ve doğrusunu yaparak ta fiilen tövbe etmek, yeni başlangıçlar için her gün yeniden doğan günle arınmış olarak merhabalaşmak, henüz yaşıyorken, kaçırılmayacak bir fırsattır diye düşünüyorum, ne dersiniz?

Sevgi Eren

HANIMEFENDI

Permalink  |  Tagged with: ,